Düğüne Gönderilen Şok Edici
Merve, elinde katlanmış çamaşır sepetiyle kapıda belirdi. “Anne?” dedi, sonra ona baktı. “Baba? Bir yere mi gidiyorsun?” O cevap vermeden ben atıldım. “Can’ın ellerini yıkayıp yıkamadığına bir bak tatlım.” Tereddüt etti. “Merve.” Yutkundu. “Tamam.” Emre bavulunu aldı. Bağırmadım. Bebek odasının zemininde, bir elim karnımda öylece kaldım; birkaç gün önce birlikte boyadığımız odadan yürüyüp gidişini dinledim. Dış kapı kapandığında bebek tekrar tekmeledi. “Biliyorum,” diye fısıldadım. O gece koltukta uyudum çünkü merdivenler çok gelmişti. Mert okul dosyasını bulamadı. Pelin kırılan oyuncağı için ağladı. Ege sütü döktü. Zeynep söylenmeden sessizce beslenme çantalarını hazırladı. Merve bana bir battaniye getirdi ve uzun süredir yerimden kıpırdamadığımı fark etmemiş gibi yaptı. Gece yarısı civarı, kapıda babasının eski sweatshirt’üyle duruyordu. “Babam geri gelecek mi?” diye sordu. “Sanırım babanın kafası karışık,” dedim nazikçe. Gözlerimin içine baktı. “Sorduğum şey bu değildi.” Hayır... değildi. İki gün sonra, sosyal medyanın her yerinde Buse ile boy gösterdi; kızlarımın hayran olduğu genç bir fitness fenomeni. Yirmi üç yaşındaydı; ışıl ışıldı, disiplinliydi ve yorgunluk nedir bilmiyordu. Videosunda bir teras havuzunun başında duruyorlardı. Emre, bir aileyi terk etmiş gibi değil de sanki bir şeyden kaçıp kurtulmuş gibi gülümsüyordu. Zeynep omzumun üzerinden baktı. “Bu babam mı?” Telefonu kilitlediğimde çok geçti. “Evet.” Kaşlarını çattı. “Bu... Buse mi?” Telefonu kenara koydum. “Utanmalı.” Markette kartım reddedildi. İki kez. Kasiyer sesini alçalttı. “Başka bir kart deneyebilirsiniz.” Ama başka bir kart yoktu. Çocuklar etrafımda duruyordu; Can tezgaha şeker koyuyor, Ece mısır gevreğini soruyor, Mert endişeli görünmemeye çalışıyordu. Aldıklarımı geri koymaya başladım. Çilekler. Meyve suyu. Peynir. Sonra çocuk bezleri. Arkamdaki bir kadın, “Ben ödeyeyim,” dedi. Başımı salladım. “Hayır, teşekkürler.” “Sorun değil.” “Hallederim,” dedim, kendimi gülümsemeye zorlayarak. Demek istediğim şuydu: Beni izleyen yedi çocuğum var. Yıkıldığımı görmelerine izin vermeyeceğim. Otoparkta onları dondurmalarıyla yakındaki banklara oturttum. “Sizi görebileceğim bir yerde durun,” dedim Merve’ye. Başını salladı. “Biliyorum.” Onlar yerleşince Emre’yi aradım. Dördüncü çalışta açtı. “Ne var?” “Kartım reddedildi.” Sessizlik. “Ve ortak hesap boş.” “Parayı çektim,” dedi. “Ne için?” “Yeni hayatıma başlamak için.” Direksiyonu sıktım. “Her şeyi boşalttın mı? Yedi çocuk ve yolda olan bir tanesi varken?” “Sen her zaman bir yolunu bulursun.” “Bu bir iltifat değil.” “Zaten bir avukat tuttum,” diye ekledi. Dondum kaldım. “Ne?” “Boşanma evrakları hazır. İmzala ki resmiyete dökelim.” “Böylece onunla evlenebil diye mi?” “Böylece sonunda mutlu olabileyim diye.” Güneşin altında gülüşen çocuklarıma baktım. “Kendi kendine yürüyor sandığın ama aslında benim inşa ettiğim o hayattan bahsediyorsun herhalde.” “Bunu çirkinleştirme.” Keskin ve yabancı bir kahkaha attım. “Beni hamile halimle yerde bıraktın. Çirkinleştiren sensin.”