EVSİZ BİR ADAM ELİNDE
Her sabah işe giderken Cevdet’in yanından geçiyordum. Metro girişinin hemen dışında oturan, sessiz ve son derece kibar bir evsizdi. Yaklaşık iki yıldır aramızda küçük bir rutin oluşmuştu. Ona sade bir kahve alır, birkaç dakika havadan sudan konuşur, sonra ofise yetişmek için aceleyle yoluma devam ederdim. Ama geçen ay, dondurucu soğukların olduğu bir salı sabahı, Cevdet bu kez insanlardan bozuk para istemiyordu. Elinde bir karton parçası vardı ve üzerinde şunlar yazıyordu: “Benimle evlen. Yaşamak için sadece bir ayım kaldı.” Olduğum yerde durdum. Yanına çömeldim ve her zamanki kahvesini uzattım. “Cevdet, bu da ne?” diye sordum şaşkınlıkla. O sabah gerçekten çok kötü görünüyordu. Yüzü her zamankinden daha solgundu, elleri kahve bardağını alırken titriyordu. “Doktorlar en fazla bir ayım kaldığını söylediler,” dedi gözlerini kaldırımdan ayırmadan. “Karaciğerim artık dayanmıyor.” Ne söyleyeceğimi bilemedim. “Çok üzüldüm… Ama neden evlenmek istiyorsun?” Cevdet başını kaldırıp yüzüme baktı. “İsimsiz biri gibi ölmek istemiyorum, Derya,” diye fısıldadı. “Kâğıt üzerinde bile olsa birine ait olduğumu bilmek istiyorum. Öldüğümde cenazemi sahiplenecek, küllerimi ya da mezarımı soracak en az bir kişi olsun istiyorum.” Gözleri dolmuştu. Ben ise insanların acılarına karşı her zaman gereğinden fazla hassas olmuşumdur. Bekârdım, hayatım düzenliydi ve karşımdaki adamın tek isteğinin ölmeden önce biraz insanlık görmek olduğunu düşünüyordum. İki gün sonra birlikte belediyenin nikâh dairesine gittik ve gerekli evrakları imzaladık. Bu gerçek bir evlilik değildi. En azından ben öyle sanıyordum. Sadece ölmek üzere olan yalnız bir adama son günlerinde biraz saygınlık kazandıracak hukuki bir işlemdi. Tam üç hafta sonra Cevdet, kaldığı devlet hastanesinin palyatif bakım servisinde hayatını kaybetti. Cenaze işlemleriyle ben ilgilendim. Onu kimsesizler mezarlığına bırakmadım. Her şey bittikten sonra hayatımın yeniden normale döneceğini düşündüm. Ama dün akşam posta kutumu açtığımda, üzerinde benim adımın yazılı olduğu kalın bir zarf buldum. Posta damgasına göre Cevdet onu ölmeden yalnızca bir gün önce göndermişti. Mutfağa geçip masaya oturdum ve zarfın içinden çıkan birkaç sayfalık el yazısını açtım. Bana teşekkür ettiği duygusal bir veda mektubu okuyacağımı sanıyordum.“Fakat ilk birkaç cümleyi okuduğum anda ellerim titremeye başladı.” Mektubun başında şöyle yazıyordu: “Derya, sana anlattığım hayatın büyük kısmı doğruydu. Sokakta yaşadım, hastaydım ve gerçekten fazla vaktim kalmamıştı. Ama senin bilmediğin bir şey var. Ben o metro girişine tesadüfen oturmadım. Seni bulmak için oradaydım.” Bir an nefes alamadım. Satırları tekrar okudum. Sonra bir kez daha. İki yıldır her sabah kahve götürdüğüm, bazen yanına oturup dertleştiğim adamın beni önceden tanıdığını söylüyordu. Mektuba devam ettim. “Babanın adı Selçuk’tu. Bunu biliyorsun. Ama onun yıllar önce yanında çalışan şoförün adını muhtemelen hiç duymadın. O adam bendim.” Sandalyemin arkalığına yaslandım. Babam ben on iki yaşındayken bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Annem o günden sonra babamdan neredeyse hiç söz etmemişti. Bana yalnızca şirket işleri nedeniyle çok seyahat ettiğini ve kazanın da şehir dışındaki bir toplantı dönüşünde meydana geldiğini anlatmıştı. Cevdet ise başka bir şey söylüyordu. “Baban öldüğü gece direksiyonda ben yoktum, Derya. Ama herkes öyle sandı. Daha doğrusu herkesin öyle sanması sağlandı.” Kalbim göğsümün içinde sertçe çarpmaya başladı. Mektubun arasından küçük, sararmış bir gazete kupürü düştü. Başlıkta babamın adı vardı. İş insanı Selçuk Armağan trafik kazasında hayatını kaybetti. Altında ise küçücük bir satır dikkatimi çekti. Araçta bulunan şoför olay yerinden kaçtı. O şoför Cevdet’ti. Mektupta, babamın ölmeden kısa süre önce şirket ortağı olan eniştem Orhan’la büyük bir tartışma yaşadığı yazıyordu. Babam bazı hesaplarda ciddi usulsüzlükler fark etmişti. Paravan şirketlere gönderilen paralar, sahte faturalar ve kaybolan milyonlar… O gece babam delilleri savcılığa götürmeye karar vermişti. Cevdet onu arabayla götürecekti. Ancak garajdan çıkmalarından birkaç dakika önce babamın telefonuna bir mesaj gelmişti. Babam aracı kendisinin kullanacağını söylemiş ve Cevdet’i eve göndermişti. “Ben itiraz ettim,” diye yazmıştı Cevdet. “Ama beni dinlemedi. Sonra arkasından başka bir aracın çıktığını gördüm. İçinde Orhan’ın adamlarından biri vardı.” Ellerim buz kesmişti.