Her Şeyini Kaybettiğinde Karısı Onu Terk Etti
Her Şeyini Kaybettiğinde Karısı Onu Terk Etti… Ama Bir Sokak Yemekçisi, 10 Yıllık Bir Borcu Unutmamıştı 56 yaşındaki Mustafa Arslan, bir zamanlar İstanbul’daki toplantılara şoförüyle gelen, İtalyan takım elbisesi giyen ve aynı anda üç telefonla konuşan adamdan eser taşımıyordu. Şimdi ise her gün Gülhane Parkı’ndaki bir bankta oturuyordu. Ceketi kırışmış, sakalları uzamış, ayakkabıları ise o kadar yıpranmıştı ki görenin içi acıyordu. Bir zamanlar milyonlar yöneten adamın hesabında yalnızca 54.000 Türk Lirası kalmıştı. Ve bunun yeniden başlamaya yetip yetmeyeceğini bile bilmiyordu. Tam 19 gün boyunca aynı saatte aynı banka geldi. Ağaçların altında oturup yürüyen aileleri, sevgilileri, balonlu çocukları, simitçileri, alışveriş torbaları taşıyan kadınları ve işe yetişmeye çalışan insanları izledi. Kimse ona ikinci kez bakmıyordu. İşte en çok da bu canını yakıyordu. Eskiden herkes ona selam vermek isterdi. Herkes onu yemeğe davet ederdi. Herkes yüzünde çıkar dolu bir gülümsemeyle: — “Mustafa Bey…” derdi. Ama Arslan Konut İnşaat iflas ettiğinde, dünya onun adını bir anda unutmuş gibiydi. Şirketi İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa’da yüzlerce aile için konut projeleri inşa etmişti. Lüks değillerdi. Ama onurlu bir yaşam sunuyorlardı. Mustafa bununla gurur duyuyordu. Çünkü onun amacı zenginlere saray satmak değil, çalışan insanlara yuva sağlamaktı. Ta ki 15 yıllık dostu ve mali işler müdürü Kemal Demir ona ihanet edene kadar. Ortaya çıkan yolsuzluk korkunçtu. Sahte şirketler. Şişirilmiş sözleşmeler. Sahte imzalar. Konut projelerine ayrılan para lüks dairelere, pahalı saatlere ve gizli hesaplara aktarılmıştı. Bankalar kapısına dayandığında Mustafa gerçeği çok geç anlamıştı. Evini kaybetti. Ofislerini kaybetti. Arazilerini kaybetti. Araçlarını kaybetti. Hatta soyadı bile lekelenmişti. Ama hiçbir şey ona Meryem’in yaptıkları kadar acı vermedi. Eşi. İflastan sadece 11 gün sonra Meryem bir çekmece açtı, 18 yıldır sakladığı evlilik sözleşmesini çıkardı ve yemek masasının üzerine bıraktı. Ağlamadı. Yemek yiyip yemediğini sormadı. Nerede kalacağını sormadı. Sadece buz gibi bir sesle şöyle dedi: — Ben bitmiş bir adamla birlikte batmayacağım. Mustafa bunun öfke ya da korkudan kaynaklandığını düşünmek istedi. Ama Meryem çoktan valizlerini hazırlamıştı. Pahalı parfümü. Yeni çantası. Ve dışarıda bekleyen özel şoförü. 24 yaşındaki oğulları Emre de babasını aramadı. Annesinin yanında kalmayı seçti. Çünkü aile vakfını ve yaşadığı lüks daireyi annesi kontrol ediyordu. Mustafa bunun nedenini anlıyordu. Ama anlamak, acıyı azaltmıyordu. Bir gün parkta otururken elleri titriyordu. Artık dünyaya sunabileceği hiçbir şey kalmadığını düşünüyordu. Ne para. Ne itibar. Ne aile. Ne de umut. Tam o sırada bir yemek arabası yaklaştı. Mis gibi pilav, kuru fasulye, tavuk tandır ve sıcak ekmek kokuyordu. Arabayı iten kadın beyaz önlük giymişti. Uzun örgülü saçları ve başında kırmızı bir yazma vardı. Kadın önünde durdu. Ve ona sanki bir hayalet görmüş gibi baktı. — Mustafa Arslan… dedi. Mustafa başını kaldırdı. Kadını tanıyamadı. Kadın hüzünlü bir tebessüm etti. — Beni hatırlamıyorsunuz, değil mi? Mustafa yavaşça başını salladı. Kadının adı Fatma Yılmazdı. 10 yıl önce Konya’da küçük bir sokak tezgâhında yemek satıyordu. Elinde yalnızca 400 TL vardı. Altı yaşındaki kızı hastaydı. Ve aylardır ödeyemediği kira yüzünden evden çıkarılmak üzereydi. O gün Mustafa bir şantiye ziyaretinden dönerken tezgâhta durmuştu. 80 TL’lik bir yemek sipariş etmişti. Sessizce yemişti. Sonra masaya 2.000 TL bırakmıştı. Fatma parayı geri vermek için peşinden koşmuştu. Mustafa ise sadece şöyle demişti: — Bu bahşiş değil. Eksik olan kısmı. Üç gün sonra Fatma’yı bir avukat aradı. Mustafa, küçük bir dükkânın altı aylık kirasını, endüstriyel mutfağını, belediye izinlerini ve gerekli ekipmanları ödemişti. Karşılığında hiçbir şey istememişti. Sadece el yazısıyla yazılmış kısa bir not bırakmıştı: “Yemeğiniz bunun çok daha fazlasını hak ediyordu.” Fatma o notu tam 10 yıl boyunca plastik bir poşetin içinde sakladı. Bir dua gibi. Bir mucize gibi.