HUZUREVİNDEKİ ZENGİN BİR DUL ADAM

Sonra bir başkası. Bir başkası daha. Şevket belli aralıklarla, asla göndermediği mektuplar yazmıştı. Hayatını anlatmıştı. Evlendiğini. Çocuklarının doğduğunu. Eşini sevdiğini. Ancak yıllar geçmesine rağmen o balodaki yabancı kadını unutmadığını da itiraf etmişti. Bu düşünce beni rahatsız etti. “Peki beni huzurevinde gördüğünde neden söylemedi?” Cihan Bey gözlerini önümdeki zarfa çevirdi. “Çünkü bunu öğrendiğinizde sizin de aynı şeyi hissedip hissetmediğinizi sorgulamanızı istememiş.” Bir anda içimde tarif edemediğim bir kırgınlık oluştu. Şevket bana bütün bunları neden anlatmamıştı?İki yıl boyunca birlikte yaşamıştık. Onun yanında uyumuştum. Son nefesini tutan el bendim. Ama geçmişimizin en büyük sırrını benden saklamıştı. Tam o sırada zarfın dibindeki küçük anahtar gözüme çarptı. Üzerinde yalnızca bir sayı vardı. 317. “Bu nedir?” Cihan Bey ayağa kalktı. “Şevket Bey bunu size benim vermemi özellikle istedi.” “Ne açıyor?” “Huzurevindeki eski arşiv odasında bulunan bir dolabı.” O öğleden sonra birlikte alt kata indik. Binanın yıllardır kullanılmayan bölümünde küçük, tozlu bir oda vardı. 317 numaralı metal dolabı açtığımda içinden büyük bir ahşap kutu çıktı. Kutunun kapağında ismim yazıyordu. Neriman. Kendi adımı Şevket’in el yazısıyla görünce boğazım düğümlendi. Kutunun içinde mücevher ya da para yoktu. Onlarca fotoğraf, mektup ve küçük hatıra vardı. Ama en altta kalın bir dosya duruyordu. Dosyanın üzerinde üç isim vardı. Şevket’in çocuklarının isimleri. Belgeleri okumaya başladığımda asıl gerçeği o zaman öğrendim. Şevket’in çocukları son yıllarında yalnızca sağlık kararlarını kontrol etmek istememişlerdi. Babalarının servetinin büyük bölümünü çoktan kendi şirketlerine aktarmaya başlamışlardı. Şevket bunu fark etmiş fakat hukuki mücadeleye girecek gücü kalmamıştı. Benimle evlenmesinin nedeni yalnızca çocuklarının sağlık kararlarını kontrol etmesini engellemek değildi. Aynı zamanda onlara karşı güvendiği tek kişiyi yanında tutmak istemişti. “Bana neden söylemedi?” Cihan Bey dosyayı kapattı. “Çünkü sizden hiçbir zaman savaşmanızı istemedi.” Sonra çantasından ikinci bir belge çıkardı. Şevket’in vasiyetiydi. Kalbim hızlandı. Servetinin bana bırakıldığını düşündüm. Ama yanılmıştım. Şevket parasının büyük bölümünü huzurevinin devlet destekli bölümünde kalan yaşlıların yaşam koşullarını iyileştirmek için kurduğu vakfa bırakmıştı. Her oda yenilenecek, tek kişilik odalara geçilecek, sağlık hizmetleri artırılacak ve maddi imkânı olmayan yaşlılar için özel bakım fonu oluşturulacaktı. Bana ise yalnızca iki şey bırakmıştı. Birincisi, birlikte yaşadığımız süitte hayatım boyunca ücretsiz kalma hakkıydı. İkincisi ise küçük ahşap kutuydu. İtiraf etmeliyim ki ilk anda içimde garip bir hayal kırıklığı oluştu. Sonra kendimden utandım. Şevket’i parası için sevmemiştim. Ama çocuklarının bana yıllarca “servet avcısı” gözüyle bakacağını bildiğim için, belki de onlara karşı kazanılmış büyük bir zafer görmek istemiştim. Kutunun en altında son bir zarf vardı. Üzerinde yalnızca şunlar yazıyordu: “Neriman’a. Ben gittikten sonra.” Açtım. Şevket’in son mektubuydu. “Sevgili Neriman, Hayatım boyunca çok param oldu. Evlerim, şirketlerim, arabalarım… İnsanlar bunların beni mutlu ettiğini düşündü. Ama seksen iki yıllık hayatımda öğrendiğim en pahalı şey şuydu: İnsan hayatının sonunda sahip olduklarını değil, yanında kimin oturduğunu hatırlıyor. Seni kırk üç yıl önce birkaç dakika gördüm. Sonra hayatlarımız birbirinden koptu. Seni tekrar bulduğumda kaderin bana ikinci bir şans verdiğini düşündüm. Ama sana geçmişimizi anlatmadım. Çünkü beni eski bir hikâyenin kahramanı olduğum için sevmeni istemedim. Bahçede satranç oynayan huysuz ihtiyarı sevmeni istedim. Ve sen tam olarak bunu yaptın. Çocuklarımın seni inciteceğini biliyorum. Belki servetimi sana bırakmadığım için şaşıracaksın. Ama sana para bırakırsam onların sana söylediği her kötü sözün içinde küçük de olsa bir şüphe bırakacaktım. Bu yüzden sana sahip olduğum en değerli şeyi bırakıyorum: Kalan hayatının özgürlüğünü. Ve senden son bir ricam var. Benim yaşadığım süiti boş bırakma. Oraya her hafta devlet bölümünden birini davet et. Çay iç. Satranç oyna. Birinin yalnızlığını birkaç saatliğine bile olsa unutmasını sağla. Çünkü sen benim için bunu yaptın.” Mektubun sonuna geldiğimde gözyaşlarım kâğıdın üzerine düşüyordu. Üç ay sonra Şevket’in vasiyeti uygulandı. Çocukları mahkemeye başvurdu. Vasiyeti bozdurmaya çalıştılar. Başaramadılar. Şevket’in mal varlığının büyük bölümü kurulan vakfa aktarıldı. Huzurevinin eski devlet bölümü baştan aşağı yenilendi. Dar odalar genişletildi. Yemekler değişti. Hemşire sayısı artırıldı. Ve benim yıllarca kaldığım eski odanın bulunduğu koridorun girişine küçük bir tabela asıldı: “Şevket ve Neriman Yaşam Bölümü.” Aradan bir yıl geçti. Ben hâlâ aynı süitte yaşıyorum. Ama artık kapım neredeyse hiç kapanmıyor. Her cuma öğleden sonra aşağıdaki bölümden birini çaya davet ediyorum. Bazen satranç oynuyoruz. Bazen eski şarkılar dinliyoruz. Bazen de hiçbir şey söylemeden balkondan İstanbul’u seyrediyoruz. Geçen hafta huzurevine yeni gelen seksen yaşındaki bir kadın karşıma oturdu. Adı Melahat’ti. İlk satranç oyununda vezirimi aldıktan sonra bana gülerek şöyle dedi: “Biliyor musun Neriman Hanım, insan bu yaşta artık hayatında yeni bir şey olmayacağını sanıyor.” Pencerenin yanındaki küçük masaya baktım. Şevket’in eski satranç takımı hâlâ oradaydı. Gülümsedim. “Ben de bir zamanlar öyle sanıyordum.” Sonra yıllar önce Şevket’le oturduğumuz bahçedeki çınara baktım. O an sonunda ne demek istediğini anladım. Şevket bana büyük bir servet bırakmamıştı. Bana çok daha zor bulunan bir şey bırakmıştı. Bir insanın son yıllarının, hayatının değersiz bir eki olmadığını göstermişti. Yetmiş sekizimde hayatımın bittiğini sanarken sevmiştim. Seksenimde dul kalmıştım. Ama seksen birimde ilk kez gerçekten yaşamaya başlamıştım. Ve her cuma kapımı başka bir yalnız insana açarken Şevket’in bana bıraktığı mirası biraz daha büyütüyordum. Çünkü sonunda anlamıştım: Bazı insanlar hayatımıza kalmak için gelmez. Gittikten sonra bile bize nasıl yaşamamız gerektiğini öğretmek için gelir.