İkiz kızların zayıf kahkahalarını duyunca şoke oldu
BÖLÜM 1 “Eğer bu iki kız çocuğu yeniden gözlerini açarsa, bu gece o konaktan kimse kelepçesiz çıkamaz.” Dr. Emre Aydın’ın ağır sesi, İstanbul’daki Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nin otopsi odasında yankılandı. Dışarıda hafif bir yağmur camlara vuruyor, içeride ise iki soğuk çelik sedye üzerinde 10 yaşındaki ikiz kız kardeşler yatıyordu—Sıla ve Mira Yılmaz. Kayıtlara göre iki çocuk, Nişantaşı’ndaki büyük bir köşkte gece uykusunda nefeslerinin durması sonucu hayatını kaybetmişti. Aile, günlerdir hastaydıklarını söylemişti. Özel doktor da ölüm raporunu düzenlemişti. Polis yalnızca formalite gereği inceleme için cesetleri hastaneye göndermişti. Ama Dr. Emre için hiçbir şey “formaliteden” ibaret değildi. Bu kadar küçük yaşta iki çocuk. Aynı örgülü saçlar. Aynı pembe pijamalar. Elleri karınlarının üzerinde. Yüzleri öyle sakindi ki, sanki her an okul servisinin kapısı açılacak ve annelerinin sesiyle uyanacaklardı. Yanındaki genç adli tıp asistanı Dr. Elif Demir, ilk kez böyle bir vakaya tanık oluyordu. Dosyayı tutuyordu ama gözleri sürekli çocukların yüzlerine kayıyordu. Birden Elif geri çekildi. “Hocam… duydunuz mu?” Dr. Emre gözlüğünün üzerinden baktı. “Ne duydun?” Elif’in boğazı kurumuştu. “Bir kahkaha… küçük bir kız çocuğu gibi.” Odada sessizlik vardı. Sadece havalandırmanın uğultusu ve metal tepsilerin hafif tıkırtısı duyuluyordu. Emre derin bir nefes aldı. 28 yıldır devlet hastanelerinde otopsi yapıyordu. Zengin ailelerin yalanlarını, yoksulların çaresizliğini, miras kavgalarını, sigorta oyunlarını görmüştü. Ölümün ardındaki insanlığı çok iyi biliyordu. “Elif, korku zihne oyun oynatır. Kendini toparla.” Elif başını salladı ama elleri titriyordu. Dosyada “muhtemel gıda zehirlenmesi” yazıyordu. Polis, çocukların odasında gümüş kapaklı iki fincan ve içinde pembe renkli az miktarda sıvı kalan küçük bir cam şişe bulmuştu. “Dışarıdan gelme bir şey yok,” dedi Emre yavaşça. “Bu, evin içinde olmuş.” Elif dudaklarını ısırdı. “Yani biri onları öldürmeye mi çalıştı?” Emre cevap vermedi. Eldivenlerini giydi, stetoskopu aldı ve Sıla’nın yanına eğildi. Odanın soğuğu bir anda daha da arttı. Göğsüne elini uzattığı anda Elif çığlık attı. “Hocam, elini çek!” Emre sert bir bakış attı. “Ölüm sonrası refleksler olabilir.” “Hayır hocam,” dedi Elif, gözleri dolarak, “beni tuttu… parmağımı tuttu.” Emre anlık bir duraksadı. Sonra Sıla’nın boynuna iki parmağını koydu. Eğilip göğsünü dinledi. Bir kalp atışı. Çok zayıf. Çok yavaş. Ama vardı. Sıla’nın dudaklarından yarım kalmış bir kahkaha gibi ince bir ses çıktı; sanki rüyasında kardeşine sesleniyordu. Elif duvara tutunmak zorunda kaldı. “Hocam… yaşıyor.” Emre hemen Mira’ya yöneldi. Onun da kirpiklerinde hafif bir kıpırtı vardı. Nabız orada da vardı. Nefes, cihaz olmadan fark edilemeyecek kadar zayıftı. “ACİL EKİBİ ÇAĞIRIN!” diye bağırdı Emre. “Polisi durdurun! Hiçbir şey teslim edilmeyecek! Savcıyı arayın, hemen!” Elif koştu ama Emre’nin gözü çocukların bileklerine takıldı. İkisinde de ince ipten yapılmış küçük düğüm bileklikler vardı; sanki korkuyu unutmamak için kendilerine bağladıkları bir işaret gibi. Sıla’nın bileğinde mavi kalemle yazılmış tek bir kelime vardı: “Anne.” Emre’nin kalbi bir an duracak gibi oldu. Çünkü ölü sanılan iki çocuk sadece hayatta değildi. Birini gerçeği anlatmak için ölümden geri dönmüş gibiydiler.