İkiz kızların zayıf kahkahalarını duyunca şoke oldu
BÖLÜM 3 Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nin acil servisinde o gece kimse normal şekilde nefes alamıyordu. Ölü ilan edilen iki çocuk artık makinelerle hayata bağlanmıştı; doktor ekibi vücut ısılarını sabitlemeye çalışıyor, polis koridorda nöbet tutuyor, Dr. Emre Aydın ise aynı cümleyi tekrar edip duruyordu: “Bu iki çocuk otopsi masasına canlı getirilmişti. Bu ya aceleyle ölüm ilan edildiğini ya da gerçeği söylemeden önce susturulmak istendiğini gösterir.” Dr. Elif Demir sessizce duruyordu. Gözleri Sıla’nın bileğine yazılmış kelimeye takılmıştı: “Anne.” Çocukların durumu biraz stabil hale geldiğinde Emre yanlarına gitti. Sıla’nın göz kapakları ağırdı. Mira’nın eli kardeşinin parmaklarına kenetlenmişti. “Evladım,” dedi Emre yumuşak bir sesle, “bileklerinize neden ‘anne’ yazdınız?” Sıla’nın gözlerinden yaş aktı. “Annemiz… korkarsanız birbirinizin elini tutun derdi… anne hiçbir yere gitmez derdi.” Mira sesi titreyerek konuştu: “Biz ölmek istemedik amca. Babamızı kurtarmak istedik.” Emre’nin boğazı düğümlendi. “Babanızı mı?” Sıla zorla başını salladı. “Kıvılcım teyze diyordu ki… babamı da yavaş yavaş ilaçla uyutacakmış. Sonra her şey onların olacakmış.” Elif hemen not aldı. Dışarıdaki Komiser Demirbaş telsizle bilgi geçti. Artık bu olay bir kaza değildi; cinayete teşebbüs, planlı zehirleme ve miras için kurulmuş bir tuzaktı.Aynı saatlerde Nişantaşı’ndaki Yılmaz Köşkü’nde Arda Yılmaz çökmüştü. Salon siyah örtülerle doluydu. Akrabalar ağlamış, komşular fısıldaşmıştı. Herkes “Yazık, Arda ikinci evliliğinde de mutlu olamadı” diyordu. “Üvey anne çok iyi görünüyordu” diyenler bile vardı. Kıvılcım merdiven yanında oturuyordu ama gözlerinde yaş yoktu—sadece korku vardı. Annesi Şükran, dolapları açıp para, mücevher ve pasaportları bir çantaya dolduruyordu. “Anne… polis geri gelecek,” diye fısıldadı Kıvılcım. “Doktorlar cesedi durdurdu.” Şükran ona sertçe baktı. “Sus. Zengin evlerde çocuk ölümü uzun sürmez, evrak kapanır.” “Ama o boş şişe…” “O uyku damlasıydı. Asıl zehri ben sakladım.” Kıvılcım’ın yüzü bembeyaz oldu. “Bizi duydular. Mira bana bakarken her şeyi biliyordu gibi bakıyordu.” Şükran soğuk bir sesle söyledi: “Bakmakla bir şey olmaz. Ölü çocuk konuşmaz.” Tam o sırada kapı şiddetle çalındı. Arda, dua odasından kızlarının fotoğrafı önünden kalktı, sendeleyerek salona geldi. Gözleri şişmişti, yüzü bir gecede yaşlanmıştı. Kıvılcım hemen yanına koştu. “Açmayın Arda… lütfen, daha fazla dayanamazsınız.” Arda ilk kez onu itti. “Benim kızlarım öldü. Beni daha ne yıkabilir?” Kapı açıldı. Dışarıdaki manzara evin nefesini kesti. Yağmur altında ambulansın ışıkları yanıp sönüyordu. İki kadın sağlık görevlisinin arasında Sıla ve Mira duruyordu—zayıf, solgun, battaniyelere sarılmış ama canlı. Arda dizlerinin üzerine çöktü. “Hayır… bu olamaz…” Mira titreyerek fısıldadı: “Baba…” Arda o sesi duyar duymaz kendini tutamadı. Kızlarını kucakladı, uzun süre ağladı. “Beni affedin… kör oldum… sizin korkunuzu göremedim…” Sıla onun gömleğini tuttu. “Sana çok söyledik… biz korkuyorduk.” Arda’nın gözlerine utanç çöktü. Kızlarının geceleri gelip “Yemek tadı kötü” demesini, Kıvılcım’ın yanında susmalarını hatırladı. Her seferinde “alışırlar” demişti. Kendi çocuklarının korkusunu anlamamıştı. Kıvılcım geri çekildi. Yüzü bembeyazdı. “Bu yalan! Onlar şokta, ne dediklerini bilmiyorlar!” Komiser Demirbaş içeri girdi. Emre, Elif ve iki polis memuru yanındaydı. Emre dosyayı açtı: “Bu çocukların vücudunda nefes ve nabzı yavaşlatan ilaç kalıntıları bulundu. Evdeki kaplar, çay fincanları ve köşkün arkasında saklanmış bir şişede de zehir izleri tespit edildi.” Kıvılcım çığlık attı: “Bana iftira atılıyor!” Elif küçük bir paketi öne çıkardı. “Sıla ve Mira’nın bileklerindeki düğümlerde gizlenmiş bir not bulundu.” Kağıtta çocuk el yazısı vardı: “Kıvılcım teyze ve nene bize ilaç verip öldürmek istiyor. Baba, eğer uyanmazsak annemin fotoğrafının arkasına bak.” Arda titreyen ellerle kağıdı aldı. Harfler gözünde dağıldı. Komiser sordu: “Annenin fotoğrafı nerede?” Nişantaşı’ndaki Yılmaz Köşkü’nün ibadet odasında, Nefise Yılmaz’ın büyük bir fotoğrafı asılıydı. Altındaki çiçekler solmuştu. Polis fotoğrafı dikkatlice kaldırdı. Arkasındaki duvarda gizli bir bölme vardı. İçinden eski bir cep telefonu çıktı. Nefise’nin telefonuydu; Arda onu hatıra diye saklamıştı. İkizler muhtemelen yıllar içinde onun ses kaydı özelliğini kullanmayı öğrenmişti. Elif telefonu açtı. Batarya zayıftı ama tek bir kayıt oynatılabildi. Şükran’ın sesi netti: “Yavaş yavaş ver. Önce halsizlik olur, sonra herkes hastalık der. İkisi de ortadan kalkınca vakıf tamamen bize kalır.” Ardından Kıvılcım’ın sesi geldi: “Arda hiçbir şey anlamaz. Ben ağladığımda her şeyi kabul ediyor.” Odada bulunan herkes Arda’ya baktı. Arda taş kesilmişti. Bir babanın güveni, kendi evinin duvarlarında parçalanıyordu. Kıvılcım kaçmaya kalktı ama kadın polis bileğini yakaladı. “Bırak beni! Her şeyi annem yaptı! Ben kimseyi öldürmedim!” Şükran o sırada odasından çıktı. Yüzü ter içindeydi. Elinde, panikle “uyku ilacı” sandığı o küçük şişe vardı. “Kıvılcım…” sesi çatladı, “bu… bu hangi şişeydi?” Kıvılcım’ın gözleri büyüdü. “Anne, sen ne içtin?” Şükran’ın dudakları morarmaya başladı. Boğazını tutarak mermer zemine yığıldı. Ağzından köpükler çıktı. Evde panik koptu. Dr. Emre hemen eğildi, sağlık ekipleri müdahale etti. Ama Emre’nin bakışı, gerçeğin mahkemeden önce hükmünü verdiğini söylüyordu. Çocukları öldürmek için kullanılan zehir, panik anında Şükran’ın kendi içine girmişti. Kıvılcım çığlık atıyordu: “Anne! Kalk! Ben bunu istemedim!” Sıla Mira’nın gözlerini kapattı. Mira kardeşinin elini daha sıkı tuttu. Komiser Demirbaş, Kıvılcım’a kelepçe taktı. Bu kez çığlıklarında ne sahte bir pişmanlık vardı ne de inkar—sadece elinden giden hayatın korkusu. “Ben sadece Arda için yaptım! Bu evde yer istiyordum!” Arda ona ilk kez baktı. Sesi çok düşüktü ama içinde kırılmış bir dünyanın ağırlığı vardı: “Yer isteseydin belki olurdu. Ama sen çocuklarımın nefesini alarak, bu evde kendi gölgende bile yer bırakmadın.” Kıvılcım götürüldü. Şükran hastaneye kaldırıldı ama yolda hayatını kaybetti. Dosyası kapanmadı; suçun kökü olarak kayıtlara geçti. Kıvılcım hakkında cinayete teşebbüs, planlı zehirleme ve çocuklara karşı ağır suçlar işlendi. Aile doktoru, ölüm raporunu eksik incelemeyle verdiği için görevden uzaklaştırıldı. Ev çalışanları, Kıvılcım’ın çocukların yemeklerini sık sık kendisinin götürdüğünü doğruladı. Arda o gece Kıvılcım’ın odasını kilitledi. Ertesi gün mahkemeye başvurarak çocuklarının koruma altına alınmasını sağladı. Nefise Yılmaz adına kurulan vakıf yeniden aktif edildi; tüm mal varlığı Sıla ve Mira’nın geleceği için yasal denetime alındı. Ama gerçek iyileşme kâğıtlarla gelmedi. Aylar boyunca Sıla geceleri çığlıkla uyandı. Mira yemekten önce her şeyi kokladı. Arda onların odasının önünde yerde uyudu çünkü kapı kapalıyken nefes alamıyorlardı. Her sabah sütü kendisi ısıttı, her akşam okuldan kendisi aldı, her pazar onları Nişantaşı’ndaki küçük gölete götürdü—anneleri Nefise’nin onlara ördekleri gösterdiği yere. Bir gün Sıla sordu: “Baba… neden bizi önce dinlemedin?” Arda cevap veremedi. “Sadece yalnız kalmaktan korktum… sizin korkunuzu duyamadım.” Mira fısıldadı: “Şimdi duyacak mısın?” Arda ağladı. “Artık nefesiniz değişse bile duyacağım.” Zamanla köşkün havası değişti. Sahte gösteriş gitti. Yerine küçük akşam yemekleri geldi. Mutfakta artık çocukların sevdiği yemekler pişiyordu. İbadet odasında Nefise’nin fotoğrafının arkasında artık sır yoktu. Sadece küçük bir not vardı: “Çocukların sesini hayal sanma.” 6 ay sonra Sıla ve Mira okula geri döndü. Çocuklar onlara fısıldadı, bazıları korktu, bazıları ağladı. Öğretmenleri onları sarıldı. Sıla Mira’nın elini bırakmadı ama artık titremiyordu. Dönüş yolunda Arda onları Nişantaşı’ndaki hatıra parkına götürdü. Orada Nefise’nin anısına küçük bir taş vardı. İkisi de iki küçük kurdele bıraktı. Üzerlerinde aynı kelime yazıyordu: “Anne.” Mira taşı okşadı: “Kaybetmedik.” Sıla başını salladı: “Çünkü anne demişti… yalnız değiliz.” Arda arkalarında duruyordu. O an anladı ki baba olmak sadece korumak değil, duymak demekti. Ve o gece otopsi odasında duyulan o hafif kahkaha, sadece iki çocuğun hayata dönüşü değil… Bütün çocukların, duyulmayı bekleyen sessiz çığlığıydı.