İkizlerin Babası Olduğunu Fırında Öğrendi

Nathan merdivenlerden çıkarken ilk kez bir gökdelenin en üst katına değil, kendi geçmişinin en karanlık yerine yürüyormuş gibi hissetti. Apartman eskiydi. Duvar boyaları kabarmıştı. Merdiven boşluğunda rutubet, yemek kokusu ve ucuz deterjan kokusu birbirine karışmıştı.Üçüncü kata geldiğinde Emma kapıda bekliyordu. Yüzünde şaşkınlık yoktu. Sadece yıllardır biriktirdiği yorgun ve keskin bir öfke vardı.“İçeri gir,” dedi. Nathan içeri adım attı. Küçük salonun bir köşesinde katlanır masa vardı. Masanın üstünde çocuk kitapları, kırık bir mavi boya kalemi, ödenmemiş faturalar ve gezegen çizimleri duruyordu. Koltuk eskiydi. Perdeler solmuştu. Ama her şey tertemizdi. Fakirlik vardı. Dağınıklık yoktu. Çaresizlik vardı. Onursuzluk yoktu. Nathan bunu hemen gördü. Ve bu, içini daha da acıttı. Koridordan çocukların yumuşak nefesleri duyuluyordu. Emma oturmadı. Nathan da oturamadı. Birbirlerinin karşısında, aralarında beş yıl, bir boşanma ve iki küçük çocuğun sessiz uykusu duruyordu. “Onlar…” Nathan’ın sesi çatladı. “Efe ve Nuh…” Emma gözlerini ondan ayırmadı. “Evet.” “Benim oğullarım mı?” Emma gülmedi. Ağlamadı. Sadece başını hafifçe eğdi. “Bunu şimdi mi soruyorsun Nathan?” Bu cümle bir tokat gibi çarptı. Nathan yutkundu. “Bilmiyordum.” Emma’nın gözlerinde ilk kez alev belirdi. “Biliyorum. En korkunç kısmı da bu.” “Emma, bana hiç söylemedin.” Kadın bir an gözlerini kapattı. Sanki o cümlenin canını acıtmasına izin vermemek için kendini tutuyordu. Sonra masanın üzerindeki kahverengi dosyayı aldı ve Nathan’ın göğsüne bastırdı. “Ben söylemeye çalıştım.” Nathan dosyayı açtı. İlk sayfada eski e-postalar vardı. Gönderilmiş ama yanıtlanmamış. Nathan, hamileyim. Konuşmamız gerekiyor. Nathan, doktor ikiz olabileceğini söyledi. Lütfen beni ara. Nathan, doğum erken başladı. Hastanedeyim. Bir sonraki sayfada kargo makbuzları vardı. Harrison Group’un İstanbul ofisine gönderilmiş mektuplar. Teslim alınmış. İmzalanmış. Ama ona hiç ulaşmamış. Nathan’ın parmakları titredi. “Bunları ben hiç görmedim.” “Biliyorum.” “Kim aldı?” Emma dosyadan başka bir kâğıt çıkardı. Nathan’ın eski hukuk danışmanı Arda Keskin’in imzası vardı. Altında kısa, buz gibi bir cevap: Sayın Parker, müvekkilim Nathan Harrison sizinle hiçbir kişisel veya mali ilişki sürdürmek istememektedir. Çocuğun/çocukların kendisine ait olduğu yönündeki iddialarınız asılsızdır. Bu konudaki ısrarınız hâlinde hukuki işlem başlatılacaktır. Nathan’ın yüzünden kan çekildi. “Ben bunu yazmadım.” Emma’nın sesi daha da alçaldı. “Ama sen böyle bir hayat kurdun Nathan. İnsanların senin adına kapıları kapattığı, mektupları sakladığı, acı gerçekleri ‘iş akışını bozmasın’ diye yok ettiği bir hayat.” Nathan cevap veremedi. Çünkü haklıydı. O yıllarca emir vermişti. Uygun olmayanı filtreleyin. Beni küçük meselelerle yormayın. Duygusal krizleri hukuk ekibine yönlendirin. Emma’nın hamileliği de birinin gözünde küçük bir mesele olmuştu. Bir dosya. Bir risk. Bir pürüz. “Doğduklarında neredeydin biliyor musun?” dedi Emma. Nathan’ın boğazı kurudu. “Nerede?” “Dubai’de. O dev anlaşmanın imza törenindeydin. Haberlerde izledim. Siyah takım elbisenle kameraların karşısında gülüyordun. Aynı gece Nuh’un nefesi durdu.” Nathan bir adım geriledi. Emma devam etti. “Efe üç hafta kuvözde kaldı. Nuh beş hafta. Ben her gün hastanenin koridorunda tek başıma bekledim. Hemşireler bana ‘babanın bilgisi var mı?’ diye soruyordu. Ben de evet diyemiyordum. Hayır da diyemiyordum. Çünkü seni tanıdığımı sanıyordum.” Nathan’ın gözleri doldu. “Emma…” “Hayır,” dedi. “Sakın şimdi adımı öyle söyleme. Ben o günlerde seni bekledim. Sonra avukatının mektubu geldi. Ardından hastane borcu. Sonra okul işim. Sonra gece ateşleri. Sonra iki çocuğun aynı anda ağlaması. Sonra birinin sütü bitince diğerine suyla mama hazırladığım geceler…” Sesi ilk kez kırıldı. Ama hemen toparlandı. “Ve bugün sen okuluma laboratuvar bağışladın. İsimsiz. Gizlice. Sanki para bırakınca içindeki suçluluk hafifleyecek.” Nathan başını eğdi. “Yardım etmek istedim.” “Yardım mı?” Emma acı acı güldü. “Nathan, yardım birinin kapısına girmeden önce izin istemektir. Sen yine hayatıma bir karar gibi girdin.” O sırada koridordan küçük bir ses geldi. “Anne?” Emma’nın yüzündeki sertlik bir anda değişti. Anne oldu. Yorgun ama sıcak. “Buradayım canım.” Efe kapının aralığında belirdi. Saçları uykudan kabarmıştı. Elinde küçük bir battaniye tutuyordu. Nathan’a baktı. Merakla. Korkmadan. Çünkü henüz bu adamın hayatındaki yerini bilmiyordu. “Bu amca kim?” diye sordu. Nathan’ın içi dağıldı. Amca. Kendi oğlu ona amca diyordu. Emma cevap vermeden önce Nathan dizlerinin üstüne çöktü. Dört yaşındaki çocuğun boyuna indi. “Ben Nathan,” dedi yavaşça. Efe onu dikkatle inceledi. “Sen fırındaki adam mısın?” Nathan şaşırdı. “Beni gördün mü?” “Evet. Anneme bakıyordun. Üzgün gibiydin.” Nathan gülümsedi ama gözlerinden yaş aktı. “Evet. Üzgündüm.” Efe yaklaştı. “Sen de tarçınlı çörek seviyor musun?” Nathan boğazındaki düğümle cevap verdi. “Evet. Çok severim.” Efe başını salladı. “Nuh sevmez. O roket sever.” Tam o sırada diğer küçük çocuk da kapıda belirdi. Elinde çizim defteri vardı. Nathan ona baktı ve nefesi kesildi. Nuh’un gözleri kendisininkilerle aynıydı. Aynı koyu bakış. Aynı dikkatli sessizlik. Nuh, Nathan’a yaklaşmadı. Sadece defterini daha sıkı tuttu. “Sen annemi ağlattın mı?” diye sordu. O küçücük soru, Nathan’ın hayatında duyduğu en ağır suçlamaydı.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.