Kayınvalidemin Söylediği Söz Evliliğimde Bir Sınır Çizdirdi

Bu kez annem usulca ama net bir sesle, “Orçun, doğruyu duymalı,” dedi. Refika asansörlere doğru öfkeyle döndü. Giderken hâlâ homurdanıyordu. Ben annemin yanına girdim, kapıyı kapattım. Yatak kenarına oturup elini tuttum. Parmakları serin ama sakindi. “Üzülme,” dedi. “Üzülmüyorum anne, sinirleniyorum.” Annem hafifçe gülümsedi. “İkisi bazen aynı yerden gelir.” Sonra çok yorulmuş gibi gözlerini kapadı. Ben bir süre saçlarını okşadım. O anda koridordaki olayın onu ne kadar yormuş olabileceğini düşünerek suçluluk hissettim. Ama gizlice orada söylenenleri sineye çekmek de bana göre değildi. Yarım saat sonra Orçun geldi. Elinde iki kap yemek ve benim için bir hırka vardı. Daha kapıdan girer girmez yüzüme baktı. “Bir şey olmuş.” Ben konuşamadan annem gözlerini açtı. “Orçun, önce kapıyı kapat.” Orçun kapıyı kapattı, yanımıza geldi. Annem ona bakarken sesindeki yorgunluğa rağmen tuhaf bir kararlılık vardı. “Annen geldi,” dedi. “Gülce’ye burada olmaması gerektiğini söyledi. Benim için harcadığı zamanı, kocasından çaldığını ima etti.”Orçun’un yüzü bir anda gerildi. “Ne dedi?” Ben araya girmek istedim ama annem devam etti. “Aynen şunu söyledi: ‘Zaten toparlanamayacak. Oğlum yanında gerçekten vakit geçiren bir eşe ihtiyaç duyuyor.’” Odadaki hava ağırlaştı. Orçun bir süre hiçbir şey söylemedi. Sadece bana baktı, sonra anneme baktı. Gözlerinde utanç ve öfke karışımı bir şey gördüm. “Anne, bunu duydun mu gerçekten?” diye sordu. Annem başını yavaşça salladı. “Kapı tam kapanmamıştı.” Orçun derin bir nefes aldı. “Gülce, çok özür dilerim.” “Bu senin hatan değil,” dedim. “Ama annemse, sınırı koyması gereken benim.” O akşam yemeği neredeyse konuşmadan yedik. Annem biraz çorba içti, sonra gözleri yine ağırlaşmaya başladı. Orçun, ben koridora çıktığımda peşimden geldi. “Onu arayacağım,” dedi. “Şimdi mi?” “Evet. Bunu bekletemem.” Hastanenin ziyaretçi salonuna geçtik. Orçun annesini aradığında hoparlörü açmadı ama ben tek tarafı da duysam yeterdi. İlk birkaç saniyede Refika’nın öfkeli sesi telefondan bile taşıyordu.“Beni rezil ettiniz! Güvenlik bana sanki yabancıymışım gibi davrandı.” Orçun sakin ama sert bir tonla konuştu. “Anne, önce beni dinle. Gülce’ye söylediklerin kabul edilemez.” “Ben sadece gerçeği söyledim. O günlerdir evde yok.” “Çünkü annesi ölmek üzere.” Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu. Ardından Refika’nın sesi sertleşti. “Sen de onun tarafını tutuyorsun tabii.” “Bu taraf tutmak değil. Eşim annesine bakıyor. Ben de bunu destekliyorum.” “Peki ya sen? Peki ya torunum? Ev de var, yemek de var, hayat da var!” Orçun’un çenesi sıkıldı. “Bunları idare ediyoruz. Sana da ben böyle olduğunu söyledim. Sana gelip Gülce’yi eve çağırmanı isteyen ben değildim.” Refika hemen savunmaya geçti. “Ben anne olarak—” “Anne olarak,” dedi Orçun, “başka bir kadının annesi ölürken onun kapısının önünde vicdan dersi veremezsin.” Bu cümleden sonra telefonun öteki ucunda birkaç saniye tam sessizlik oldu. Sonra Refika ağlamaya yakın bir öfkeyle konuştu. “Beni kötü biri gibi gösteriyorsunuz.” Orçun daha da yavaş konuştu. “Seni kötü biri gibi göstermek istemiyorum. Ama yaptığın şey yanlıştı. Bundan sonra hastaneye Gülce haber vermeden gelmeyeceksin. Onun annesinin odasının önünde tartışma çıkarmayacaksın. Ve ona saygısızca tek bir cümle daha kurarsan bir süre görüşmemize ara vereceğim.”Refika’nın sesi tizleşti. “Bana tehdit mi savuruyorsun?” “Hayır,” dedi Orçun. “Sınır koyuyorum.” Telefon kapandığında ikimiz de bir süre sustuk. Sonra Orçun yüzünü elleriyle sıvazladı. “Bunu daha önce yapmalıydım.” “Belki,” dedim. “Ama şimdi yaptın.” Geri döndüğümüzde annem uyumuştu. O gece ilk kez, içimdeki düğüm biraz gevşedi. Orçun eve dönmedi; hastanedeki çekyatta birkaç saat uyudu, ben de pencere kenarındaki koltukta kestirdim. Sabah hemşireler girip çıktığında o kalktı, annemin dudaklarını ıslattı, bana kahve getirdi. O küçük, sessiz hareketler bana uzun açıklamalardan daha çok şey anlattı. Sonraki günler ağır ama daha huzurlu geçti. Refika bir daha izinsiz gelmedi. Bir gün kısa bir çiçek notu yolladı: “Müzeyyen Hanım için dua ediyorum.” Ne özür vardı ne açıklama. Eski hâlim olsaydı buna daha çok sinirlenirdim belki; ama artık o enerjim yoktu. Benim bütün dikkatimi annem alıyordu. Annemin bilinci bazen açık oluyor, bazen saatlerce dalıp gidiyordu. Bilinci yerindeyken daha çok eski günlerden söz ettik. Ben küçükken saçımı nasıl ördüğünü, babamla ilk taşındıkları evi, ilk maaşıyla aldığı kahve fincanlarını anlattı. Bir ara elimi sıkıp, “Kızım,” dedi, “bir insan hem eşine iyi bir hayat arkadaşı hem de annesine iyi bir evlat olabilir. Bunu kimse sana birbirine karşıymış gibi anlatmasın.”O cümleyi kalbime kazıdım. Orçun da sık sık geldi. Kızımızı okuldan aldı, ev işlerini yürüttü, bazen de akşamları yanımıza oturup annemin anlattıklarını dinledi. Bir gece annem ona bakıp, “Gülce’yi yalnız bırakma,” dedi. Orçun tereddütsüz cevap verdi: “Bırakmam.” Dördüncü günün gecesi annemin durumu belirgin biçimde ağırlaştı. Doktor, kalbinin çok yorulduğunu, artık yapabileceklerinin sınırlı olduğunu söyledi. Hemşireler ışıkları kıstı. Odamızın içinde sessiz, ağırbaşlı bir bekleyiş başladı. Orçun da yanımdaydı. Gece yarısına doğru annem gözlerini açtı. Ben bir yanındaydım, Orçun öbür yanında. Bize sırayla baktı. “Birbirinize iyi davranın,” dedi fısıltıyla. “Tamam anne,” dedim, gözyaşlarımı tutamayarak. Bir süre sonra nefesleri aralıklı hâle geldi. Elini ellerimin arasına aldım. Orçun omzuma kolunu doladı. Annem sabaha karşı, yüzünde çok hafif bir huzur ifadesiyle aramızdan ayrıldı. İnsanın annesini kaybetmesi, kaç yaşında olursa olsun içini çocuklaştırıyor. Cenaze işleri, taziyeler, evde biriken sessizlik… Hepsi bir sis gibi üzerimden geçti. O günlerde Orçun yanımda dimdik durdu. Ben konuşmak istemediğimde sustu, ağladığımda sarıldı, kızımızı da olabildiğince koruyup hazırladı. Refika cenazeye geldi. Uzak durdu, yüksek sesle hiçbir şey söylemedi. Tören bittikten sonra yanıma yaklaşıp kısa bir “Başın sağ olsun,” dedi. Yüzünde o bildik sertlik yoktu; daha çok, ne yapacağını bilemeyen biri gibi duruyordu.Ben de yalnızca “Sağ ol,” dedim. Ne fazlası vardı ne eksiği. Aradan birkaç hafta geçti. Evimiz yavaş yavaş yeni düzenine alışırken bir akşam Orçun’la mutfakta çay içiyorduk. Kızımız odasındaydı. Sessizlik artık eskisi kadar ağır değildi. “Annemle konuştum,” dedi Orçun. “Uzun uzun. Seni hastanede sıkıştırmasının aslında yıllardır taşıdığı bir düşüncenin taşması olduğunu fark ettim. Sevgi anlayışı hep kontrol etmek üzerine kurulmuş.” “Değişecek mi?” diye sordum. “Bilmiyorum. Ama bizim sınırımız değişmeyecek.” Başımı salladım. Bu cevap bana yetti. Zamanla Refika’yla ilişkimiz tamamen kopmadı ama daha mesafeli, daha kurallı bir yere oturdu. Hastane koridorundaki o konuşmadan sonra Orçun, annesiyle arasında ilk kez gerçekten yetişkin bir sınır çizmişti. Bu, bizim evliliğimiz için de dönüm noktası olmuştu. Çünkü bazen eş olmak, yalnızca sevmek değil, gerektiğinde sevdiğin kişiyi kendi ailene karşı da koruyabilmekti. Annem geri gelmedi. Hastane odası boşaldı, çiçekler soldu, pijaması çekmeceye kaldırıldı. Ama bana bıraktığı son ders kaldı: bakım vermek zayıflık değildi, sadakatsizlik hiç değildi. Bir insanın annesinin son günlerinde yanında olması, evliliğine ihanet değil; insanlığına sadakatiydi. Aylar sonra bir gün hastanenin önünden geçerken içim yine sızladı. Ama bu kez o koridordaki anıyı düşündüğümde yalnızca Refika’nın sözlerini değil, annemin yorgun sesini de hatırladım: “Kızımı rahat bırakın.”Ölmek üzereyken bile benim onurumu korumuştu. Ben de şimdi kendi hayatımda aynısını yapıyordum.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.