Kızımın cenazesinde damadım soğuk bir sesle, Kızları çocuk esirgeme kurumuna veriyorum
“Eğer bu kızların sorumluluğunu kimse almak istemiyorsa, pazartesi günü onları çocuk esirgeme kurumuna teslim edeceğim. Ölmüş bir kadın için çocuk büyüterek hayatımı daha fazla heba edemem.” Bunlar, damadımın kızımın mezarı başında söylediği sözlerdi.Gizlice değil. Sessizce değil. Acılı bir kocanın vakur duruşuyla hiç değil. Bunu, Yalova’daki mezarlığın tam ortasında, Gül’ün tabutu üzerindeki toprak henüz tazeyken ve mezarının etrafındaki ucuz zambaklar hâlâ o keskin kokusunu taşırken herkesin içinde avaz avaz söyledi. Kızım henüz otuz beş yaşında toprağa verilmişti ve Ahmet, kızlarını artık istemediği eski eşyalarmış gibi terk etmekten bahsediyordu bile. Göğsümün içinde bir şeylerin çatırdayıp koptuğunu hissettim. Üç kız torunum yanımda duruyordu. On iki yaşındaki Leyla, annesinin fotoğrafını göğsüne sıkıca bastırmıştı.Dokuz yaşındaki Rüya, gözünü bile kırpmadan uzaklara bakıyordu. Altı yaşındaki Nisan ise titreyerek sessizce siyah mantomun arkasına saklanmıştı. Ahmet kusursuz bir dinginlik içindeydi. Gri takım elbise. Pahalı bir saat. Boyalı ayakkabılar. Yüzünde tek bir kırışıklık, gözlerinde en ufak bir üzüntü emaresi yoktu. Telefonundaki bir mesajı kontrol etti ve sanki bir yerlerde birileri onunla kutlama yapmak için bekliyormuş gibi hafifçe gülümsedi. “Sen az önce ne dedin?” diye sordum. Sanki ayak bağı olan benmişim gibi sabırsızlıkla iç geçirdi. “Hasan amca, işi zaten zor olan halinden daha da zorlaştırma. Gül gitti. Benim de hayatıma devam etmeye hakkım var.” “Ya kızların?” Kızları umursamazca işaret etti. “Yeni hayat arkadaşım, zaten beni zar zor dinleyen üç kızı büyütecek değil. Sen onların dedesisin. O kadar çok umursuyorsan, sen al.” Birkaç akraba utançla başını öne eğdi. Vaftiz anam ağzını kapattı. İmam bile bu manzaraya şahit olmamak için aniden cübbesini düzeltmekle meşgul oldu. Bir an için herkesin gözü önünde Ahmet’e vurmak istedim. Ama Nisan elimi sıkıca tuttu ve kendimi durdurdum. Leyla ağlamadı. Beni her şeyden çok korkutan da buydu. Babasına, sonra da kardeşlerine büyük bir sakinlikle baktı. Üç kız, yaşlarındaki çocuklar için çok fazla olgun kaçan sessiz bir anlaşmayı paylaştılar. İşte o an, zaten bir şeyler bildiklerini anladım. Benim bilmediğim bir şeyi. Onlara, “Bundan sonra benimle eve geliyorsunuz,” dedim. Ahmet bıyık altından güldü. “Harika. Üzerimden bir yük eksildi.” Kızlarına veda etmek için sarılmadı. Alınlarından öpmedi. Kıyafete, ilaca ya da herhangi bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını sormadı. Sadece arkasını döndü ve mezarlığın dışında park edilmiş beyaz bir minibüse doğru yürüdü. Minibüsün içinde, koyu güneş gözlüklü genç bir kadın onu bekliyordu. O gece torunlarımı eve getirdim. Çorba yaptım. Ekmek ısıttım. Gül’ün küçükken uyuduğu odayı hazırladım. Rüya, annesinin bluzlarından birini giyerek uyuyakaldı. Nisan elimi bırakmayı reddetti. Leyla ise saatlerce pencerenin kenarında sessizce oturdu. Gecenin üçünde, sessizce mutfağa yürüdü. “Dede,” diye fısıldadı, “Annem sadece hasta olduğu için ölmedi.” Bütün vücudum buz kesti. “Ne diyorsun sen?” Leyla masanın üzerine mor renkte küçük bir bez çanta koydu. İçinde eski bir cep telefonu, bir not defteri ve bir flash bellek vardı. “Annem bize, eğer ona bir şey olursa bunları hâlâ onu seven birine vermemiz gerektiğini söylemişti.” Ve o an, kızımın arkasında hatıralardan çok daha fazlasını bıraktığını anladım. Arkasında gerçeği bırakmıştı.