KOMŞUM BAHÇEMDEKİ BÜTÜN MEYVELERİ TOPLAYIP GÖTÜRDÜ
Kocam Tarık, elmalarımızın toplanmasına yalnızca on iki gün kala hayatını kaybetti. O ağaçlar yıllardır onun gururuydu. Her dalını kendi elleriyle budar, meyveleri neredeyse her gün kontrol eder ve oğlumuz Aren’e, bir elmanın gerçekten olgunlaştığını nasıl anlayacağını sabırla öğretirdi. Bir öğleden sonra Tarık, Aren’in omzuna elini koyup şöyle demişti: “Bu ağaçlar ben olmasam bile size bakmaya devam edecek.” O zaman ona böyle konuşmamasını söylemiştim. Bu sözlerin bu kadar kısa süre içinde anlam kazanacağını nereden bilebilirdim? Tarık’ın cenazesinden eve döndüğümüz gün, üç yaşındaki kızımız İdil’i uyurken kucağımda taşıyordum. Aren ise yanımda yürüyordu ve babasının eski şapkasını göğsüne sımsıkı bastırmıştı. Daha evin kapısına ulaşamadan arka bahçeden sert bir dal kırılma sesi duydum. Olduğum yerde durdum. Ardından ağaçların olduğu taraftan yaprak hışırtıları geldi. Bahçeye çıktığımda gördüklerime inanamadım. Komşumuz Nursel, bahçe duvarının üzerinden geçmeye çalışıyordu. Elli yaşlarındaydı ve her zamanki özenli kıyafetlerinden birini giymişti; ancak bluzunun bir tarafı çitin üzerindeki demire takılmıştı. Yanında iki büyük çuval vardı. İkisinin de içi Tarık’ın yetiştirdiği elma ve armutlarla ağzına kadar doluydu. “Sen burada ne yapıyorsun?” diye sordum. Nursel bana, sanki yanlış yapan benmişim gibi baktı. “Bu kadar bencil olma Gonca. Bunları satacağım. Paraya ihtiyacım var.” Bir süre sadece yüzüne baktım. “İsteseydin.” Omuz silkti. “Versen miydin?” “Hayır. Çocuklarım bu meyveleri yiyor. Babaları yetiştirdi onları.” Nursel gözlerini devirdi. “İyi de artık burada değil. Zaten çoğu çürüyüp gidecek.” O anda ne diyeceğimi bilemedim. Arkamda Aren hâlâ babasının şapkasını tutuyordu. Küçük parmaklarının şapkanın kenarını gittikçe daha sıkı kavradığını gördüm. Hemen oğlumla Nursel’in arasına geçtim. “Bu ağaçlar senin değil. Bu bahçe de senin değil. Meyveleri bırak, bahçemden çık ve bir daha izinsiz buraya girme.” Nursel küçümseyen bir ifadeyle bana baktı. “Yas seni iyice dengesizleştirmiş.” Tartışmadım. Sadece çıkışı gösterdim. “Git.” Bir süre homurdanıp durduktan sonra bahçe duvarının üzerinden kendi tarafına geçti. Her şeyin bittiğini sanmıştım. Yanılmışım. Ertesi sabah güneş doğmadan Aren beni sallayarak uyandırdı. “Anne… dışarı gelir misin? Çok kötü bir ses duydum. Uykumdan uyandım.” Alnından öptüm, üzerime bir şey geçirip aşağı indim. Bahçeye adım attığım anda olduğum yerde kaldım. Bütün ağaçlar tamamen boşaltılmıştı. Birkaç elma eksik değildi. Hasadın yarısı da gitmemişti. Tek bir meyve bile bırakılmamıştı. Kırılmış dallar ve ezilmiş yapraklar çimlerin üzerine saçılmıştı. Tarık’ın eski ahşap merdiveni ise duvarın yanında devrilmiş hâlde yatıyordu. Ağaçlardan birine doğru yürüyüp boş dalına dokundum. Daha dün meyvelerin ağırlığından aşağı doğru eğilen o dalda şimdi hiçbir şey yoktu. İçimde bir şey koptu. Bunu kimin yaptığını anlamak için kanıta ihtiyacım yoktu. Nursel’in evine baktığımda daha güneş bile doğmamış olmasına rağmen mutfağının ışıkları yanıyordu. Uyarımı hiçe saymıştı. Gece herkes uyurken yeniden bahçeme girmiş ve Tarık’ın aylarca emek verdiği hasadın tamamını götürmüştü. İşte o anda güzelce konuşmanın hiçbir işe yaramayacağını anladım. Birinin çocuklarımın babasından kalan son şeylerden birini bu kadar değersiz görmesine de sessiz kalmayacaktım. Ama Nursel’in kapısına dayanıp bağırmak yerine sonraki birkaç saat boyunca bambaşka bir şey hazırladım. Sonradan bazı komşular yaptığım şeyin fazla olduğunu söyledi. Belki haklıydılar. Ama Nursel o sabah kapısını açıp kendi bahçesinin önüne baktığında öyle bir çığlık attı ki sokaktaki kapılar birer birer açılmaya başladı. Dakikalar içinde neredeyse bütün mahalle dışarıdaydı. Herkes Nursel’in evinin önüne yerleştirdiğim şeye bakıyordu. Nursel’in yüzündeki öfke ise birkaç saniye içinde korkuya dönüştü. Çünkü tam o sırada kalabalığın arasından çıkan biri, elindeki telefonu kaldırıp ona öyle bir şey söyledi ki Nursel’in ağzından yalnızca şu sözler çıkabildi: “Bunu nereden buldunuz?” Nursel’in sesi bir anda titredi. Az önce öfkeyle kapısının önüne çıkmış, bahçesine yerleştirdiğim şeyleri görünce bana bağırmaya başlamıştı. Ama kalabalığın arasından çıkan adam telefonunu havaya kaldırınca yüzündeki bütün renk çekildi. Adam, sokağın başında oturan emekli öğretmen Cavit Bey’di. Telefonunun ekranında gece çekilmiş bir görüntü vardı. Nursel, bahçe duvarımdan içeri giriyordu. Elinde büyük bir el feneri vardı. Ardından merdiveni dayıyor, dallara uzanıyor, meyveleri tek tek çuvallara dolduruyordu. Üstelik yalnız değildi. Yanında yeğeni Tolga vardı. Ben birkaç saniye ekrana bakakaldım. “Bu görüntü…” dedim. Cavit Bey başını salladı. “Benim evin güvenlik kamerası sizin bahçenin bir kısmını görüyor. Sabah gürültüyü duyunca kayıtlara baktım.” Nursel bir anda bağırmaya başladı. “Beni izlemeye hakkınız yok!” Cavit Bey sakin kaldı. “Ben seni izlemiyordum. Kendi evimi kayda alıyordum. Sen görüntüye girdin.” Kalabalığın içinde uğultu yayıldı. Ama Nursel’in asıl korktuğu şey görüntü değildi. Bahçesinin önüne yerleştirdiğim masaya bakıp duruyordu. Sabah saatlerce uğraşarak üç şey hazırlamıştım. Birincisi, Tarık’ın ağaçlarının geçen haftaki fotoğraflarıydı. Dallar meyvelerle doluydu. İkincisi, o sabah çektiğim fotoğraflardı. Aynı dallar kırık ve tamamen boştu. Üçüncüsü ise büyük bir kartondu. Üzerine tek bir cümle yazmıştım: “BU MEYVELER SATILIK DEĞİLDİ. BİR BABANIN ÇOCUKLARINA BIRAKTIĞI SON HASATTI.” Altına da Tarık’ın küçük bir fotoğrafını koymuştum. Onu ağaçların arasında gülümserken gösteren bir fotoğraf. Nursel önce kartona, sonra bana baktı. “Bunu kaldır.” “Hayır.” “İnsanları bana karşı dolduruyorsun.” Başımı salladım. “Hayır, Nursel. Ben yalnızca ne yaptığını saklamıyorum.” Tam o sırada Aren yanımda belirdi. Babası Tarık’ın şapkası yine elindeydi. Onu görünce içim burkuldu. Nursel de oğluma baktı. Aren, çocuklara özgü o açık ve acımasız dürüstlükle sordu: “Babamın elmaları nerede?” Sokağa bir anda sessizlik çöktü. Nursel cevap vermedi. Aren bir adım daha yaklaştı. “Babam bana onları birlikte toplayacağımızı söylemişti.” Boğazım düğümlendi.