Komşumuz, kör babamı tam 8 yıl boyunca

Hasan Amca’nın sözleri duyduğum anda boğazım düğümlendi. “Ne demek doktora değil?” diye fısıldadım. Yaşlı adam derin bir nefes aldı. Sonunda zarfı elime bıraktı. “Önce bunu oku. Sonra konuşuruz.” Titreyen ellerimle zarfı açtım. İçinden, babamın el yazısıyla yazılmış birkaç sayfa çıktı. İlk satırda şu cümle vardı: “Oğlum, bu mektubu okuyorsan artık ben yokum. Bana kızacağını biliyorum ama önce sonuna kadar oku.” Gözlerim dolarak okumaya devam ettim. “Sana yıllarca doktor randevusuna gittiğimi söyledim. Doktor kontrollerim elbette vardı ama ayda yalnızca bir kez. Geri kalan perşembelerde Hasan beni bambaşka bir yere götürdü.” Başımı kaldırıp Hasan Amca’ya baktım. “O nereye?” dedim. “Devamını oku.” diye cevap verdi. Mektupta yazıyordu. “Görme yetimi kaybettiğim ilk aylarda yaşamanın artık hiçbir anlamı kalmadığını düşündüm. Evin içinde sessizce oturuyor, annenin fotoğraflarına dokunuyor ve ölümü bekliyordum. Sonra bir gün Hasan beni şehirdeki Görme Engelliler Yaşam Merkezi’ne götürdü.” İlk kez bunu duyuyordum. Babam devam etmişti. “Orada benden çok daha zor durumda insanlar vardı. Kimi doğuştan görmüyordu, kimi savaşta gözlerini kaybetmişti. Buna rağmen kahkaha atıyor, yeni şeyler öğreniyor, başkalarına umut oluyorlardı.” Bir sonraki satır beni şaşkına çevirdi. “İlk gün sadece dinledim. İkinci hafta baston kullanmayı daha iyi öğrendim. Üçüncü hafta yeni kör olan insanlara destek vermeye başladım.” Hasan Amca sessizce başını salladı. “Her hafta oradaydık.” dedi. Mektubu okumaya devam ettim. “Zamanla bana Braille öğrettiler. Sonra ben de yeni gelen yaşlılara yemek yapmayı, mutfakta güvenli hareket etmeyi ve pes etmemeyi anlatmaya başladım.” Bir anda babamın telefonda anlattığı bütün hikâyeler zihnimde birleşmeye başladı. Dokunarak yaptığı yemekler… Yeni öğrendiği yöntemler… Hayata yeniden bağlanması… Bunların hiçbiri tesadüf değildi. Sayfayı çevirdim. “Sana bunu söylemedim çünkü üzülmeni istemedim. Kendimi aciz biri gibi görmeni de istemedim. Sen uzakta kendi aileni kurarken benim için endişelenmene gerek olmadığını bilmeni istedim.” Boğazım düğümlendi. Hasan Amca cebinden eski bir anahtarlık çıkardı. “Baban bunun da sana verilmesini istedi.” Anahtarlığın üzerinde küçük pirinç bir plaka vardı. Üzerine şu söz kazınmıştı: “Karanlık gözlerde değil, umudunu kaybeden kalptedir.” Mektubun son sayfasına geçtiğimde gözyaşlarımı tutamadım. “Her perşembe yalnızca kendim için yaşamadım oğlum. Yeni görme yetisini kaybeden insanların elinden tuttum. Onlara hayatın bitmediğini anlatmaya çalıştım. Eğer bugün onlar yeniden gülümseyebiliyorsa, ben de boşuna yaşamamışım demektir.” Altında küçük bir not daha vardı. “Sana son bir ricam var.” Derin bir nefes alarak okumaya devam ettim. “Hasan seni oraya götürecek. Git. Kimseye benim kim olduğumu söyleme. Sadece bir gün boyunca onları dinle.” Ertesi sabah Hasan Amca ile birlikte yola çıktık. Şehrin eski bir mahallesinde bulunan mütevazı binanın kapısında durduk. İçeri girer girmez insanların sesleri yükseldi.