Koridorların Sırrı

Kocam, annesini hastanede yalnız ziyaret ediyordu; "huzura ihtiyacı var" diye söyleniyordu — bir ay sonra ben de gidene dek hep yalnız gitmişti. Kayınvalidem Necla, felç geçirmişti ve bir süre doktor gözetiminde hastanede kalması gerekti. İlk ziyaretlerimizde Murat'la birlikte gittim, sonra ansızın tek başına gitmeye başladı. Her defasında yanında gitmeyi teklif ettiğimde, bana hep aynı şeyi söylüyordu: "Canım, annemin şu an huzura ve sessizliğe ihtiyacı var. Ayrıca hastane evden uzak; onu kontrol edip hemen döneceğim." Birkaç hafta sonra Necla rehabilitasyon servisine nakledildi. Hatta sigorta masrafların bir kısmını karşılamadığı için Murat'ın hastane faturalarını ödemesine yardım ettim; o da bana sarılarak hayatını kurtarmama minnettar olduğunu söylerdi. Neredeyse bir ay boyunca Murat annesini yalnız başına ziyaret etti. Doktorlar da sürekli yalnız gitmesi gerektiğini, bunun en iyisi olduğunu söylemişlerdi. Ben de ona inandım. Geçenlerde Murat üç günlük iş gezisine çıktı. Dün Necla'nın doktoru beni aradı; Murat'a ulaşamadığını, Necla'nın durumunun aniden kötüleştiğini ve hemen gelmem gerektiğini söyledi. Hastaneye vardığımda koridorlarda nefes nefese koşarken bir hemşire beni durdurdu, katlanmış bir not uzattı ve fısıldadı: "Seni çağıran benim. Bunu hemen oku. KOCAN SANA YALAN SÖYLÜYOR." Notun talimatı netti: "120 numaralı odaya git. Sana güvenlik kamerası görüntülerini göstereceğim. Lütfen sakin ol ve kimseye söyleme." Odaya girdim; hemşire monitörü açtı ve güvenlik kayıtlarını oynattı. Ekranda gördüklerim kalbimi duracak gibi etti. Neden böyle yapıyordu Murat? Necla'ya ne olmuştu? Hemşirenin gözleri bana sabitlenmişti; monitörden dönen o anların sonunda sessizlik çığlığıma karıştı—ve ben o anda tek bir şey bağırdım: "MURAT, BUNUN BEDELİNİ ÖDEYECEKSİN!" Ama görüntüler ardında daha fazlası vardı; kapı arkasında duran bir el, çalınan bir cüzdan, sabahın kuyruğunda yazılan bir imza... Ve benim bilmediğim bir gerçek. Hastanenin floresan ışıkları gecenin ağırluğunu dağıtmıyordu; koridorlar, her zamanki gibi, yorgun huzursuzluğun uğultusunu taşıyordu. Necla'nın odasının kapısına yaklaşırken kalbim göğsümde bir yük gibiydi. Murat’ın aylar süren yalnız ziyaretleri, doktorların uyarıları, faturalar için yaptığım fedakârlıklar — hepsi birer alışkanlığa dönüşmüştü ve ben, ne yazık ki, onları sorgulamayı ertelemiştim. Doktorun acil çağrısı yüzüme bir buz gibi çarptı. Murat'ın telefonu kapalıydı; üç günlük iş gezisi dediği yoktu belki de gerçek bir bahane. Koridorun sonunda bir hemşire bana katlanmış bir kâğıt uzatıp fısıldadı: "Seni çağıran benim. Kocan sana yalan söylüyor." Not, 120 numaralı odaya gidip güvenlik kamerası görüntülerini izlememi söylüyordu. İçimde bir yerde bir şey kopmuştu ama ayaklarım beni ofise götürdü. Monitörde çalan görüntüler birer fotoğraf gibi donup geliyordu: Murat'ın saatlerce odada kaldığı geceler, dışarı çıkarken yüzünde sahte bir sakinlik, elinde Necla'nın cüzdanının bir köşesinden sarkan banknotlar. Görüntüler ilerledikçe daha fazlasını gördüm — kapı arkasında bekleyen bir el, gece kayıtlarında girip çıkan başka bir gölge. Tüm bunlar bana Murat'ın anlattıklarından farklı bir hikâye fısıldıyordu. Hemşire gözlerime bakıp, "Sakın bir şey söyleme, önce görmeni istedim," dedi. İçimden bir ses bağırdı; doğrusu, daha fazlasını görmeye hazır değildim ama geri dönemezdim. O an aklımdan geçen tek şey, yıllardır birlikte kurduğumuz hayatın hangi noktasında çarpıldığını anlamaktı. Murat annesinin yanında olduğunda yüzünde bir tür rahatlama olurdu; o rahatlamanın arkasında ne vardı? Ve ben nasıl bu kadar kör kalmıştım? Hemşire ekranı kapatırken, ellerim titriyordu. Koridorun sessizliğine çarpan adımlarımı hiç bu kadar ağır hissetmemiştim. Ne yapacağımı bilmiyordum; ama biliyordum ki bilişimi kontrol etmek artık bir lüks değildi.