Lüks Tatil ve Terk Edilen Çocuk

Telefonu tutan elim kaskatı kesildi. "40 derece ateş," dedim. "Ağır dehidrasyon. Tek başına bulunmuş." Sessizlik. Sonra Rüya’nın sesi araya girdi, sert ve savunmacı bir tonda. "Bir bakıcı ayarlamıştık. Bir şeyler yanlış gitmiş olmalı." "Hangi bakıcı?" diye sordum. Bir sessizlik daha. Bu sefer daha uzun. Cevap yok. Komiser Selim telefonu istedi. Ona uzattım. "Ben Komiser Selim," dedi. "Çocuğu tehlikeye atma suçundan soruşturma başlatıyoruz." Hat kesildi. O akşam sosyal hizmetler geldi. Elif resmi olarak geçici koruma altına alındı; ancak hastane izin verdiği sürece benimle kalacağını net bir şekilde belirttim. Ona artık güvende olduğunu söylediğimde hemen gülümsemedi. "Bana kızgınlar mı?" diye sordu. "Hayır," dedim dikkatle. "Onlar çok kötü bir seçim yaptılar. Bu senin suçun değil." Anlamış gibi başını salladı ama bakışları hâlâ uzaktaydı. Gece olduğunda gemiyle irtibat kurulmuştu. Güvenlik görevlileri Deniz ve Rüya’yı geminin revirine, oradan da özel bir bekleme odasına götürdüler. Tatilleri, Ege Denizi ile hiç beklemedikleri kilitli bir kapı arasında bir yerde sona erdi. Komiser Selim tekrar aradı. "Yarın uçakla geri getiriliyorlar," dedi. "İşler karmaşıklaşacak." "Güzel," dedim. Çünkü işim henüz bitmemişti. Yanlarına bırakmaya hiç niyetim yoktu. Havalimanındaki karşılaşma beklediğim gibi geçmedi. Bağırış çağırış yoktu. Dramatik bir yıkım yoktu. Sadece Deniz ve Rüya, güneşten yanmış, bitkin ve sinirli bir halde ekip aracından indiler; sanki bir çocuğu değil de bagajlarını kaybetmiş gibiydiler. Deniz beni ilk gördüğünde, "Ne halt ettin sen?" diye çıkıştı. Kıpırdamadım. "Ben ne mi yaptım?" diye tekrarladım. Rüya kollarını kavuşturdu. "Ayarlamalarımız vardı. Onu terk etmedik." Komiser Selim aramıza girdi. "Sekiz yaşındaki yüksek ateşli bir çocuğu otel bölgesinde başıboş bıraktınız. Bu, Türk Ceza Kanunu’na göre çocuk terk etme suçudur." Deniz alaycı bir tavırla, "O zaten biyolojik olarak tam bizim değil. O zamanlar doğru olan bu diye evlat edindik. Olayı çarpıtma," dedi. Bu cümle havada bir zehir gibi asılı kaldı. Elif’in sözlerini tekrar duydum: Tatili mahvettiğimi söylediler. "Onu terk ettiniz çünkü size ayak bağı oluyordu," dedim sessizce. Rüya gözlerini devirdi. "Planlarımız vardı. Ege çok heyecanlıydı. Öylece her şeyi..." "Kes," diye sözünü kestim. Sesim yüksek değildi. Olmasına gerek de yoktu. İlk kez Deniz’in yüzünde bir belirsizlik gördüm. Pişmanlık değil, sadece bu işin gerçekten ciddi sonuçlar doğurup doğurmayacağından emin olamamanın verdiği bir huzursuzluk. Komiser Selim onlara belgeleri uzattı. "İfadeniz alınacak. Dava açılması muhtemel. Velayet durumuna çocuk esirgeme kurumu karar verecek." O kelime her şeyi değiştirdi. Velayet. Daha sonra hastanede Elif yatağında dik oturmuş, yavaşça su içiyordu. Beni görünce hemen elini uzattı. "Babaanne... Geri mi geliyorlar?" Sadece bir saniye tereddüt ettim. "Evet," dedim. "Ama bekledikleri şekilde değil." Kaşlarını çattı. "Başım belada mı?" Bu beni bir kez daha yıktı. "Hayır canım," dedim. "Sen hiçbir şey yapmadın. Hiçbir suçun yok." Takip eden hafta boyunca her şey çözülmeye başladı. Komşular öne çıktı. Eski bakıcılar hikayelerini anlattı. Öğretmenler; Deniz’in "yeni aile dinamiği" odağını Ege’ye kaydırdığından beri cevapsız bırakılan aramaları, unutulan okul etkinliklerini ve artan ihmalleri rapor etti. Bu tek bir anlık bir hata değildi. Bu bir alışkanlıktı. Ve şimdi hepsi kayıt altındaydı. Soruşturma süresince Deniz’in Elif’le görüşmesi yasaklandı. Rüya ailesinin yanına taşındı. Gemi şirketi, güvenlik görüntülerini ve yolcu davranış kayıtlarını inceledikten sonra kendi raporunu sundu. Ama en can alıcı an üç hafta sonra geldi. Elif ile balkonda otururken nihayet sordu: "Beni hâlâ seviyorlar mı?" Kelimelerimi dikkatle seçtim. "Bence onlar, hayatlarının nasıl görünmesini istiyorlarsa onu seviyorlardı," dedim. "Ve ellerindeki asıl hazineyi unuttular." Ağlamadı. Sadece bana yaslandı. Bu kadarı yeterliydi.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.