Lüks Tatil ve Terk Edilen Çocuk
Sonbahar geldiğinde ev sessizleşmişti. Elif artık geceleri ateş içinde uyanmıyordu. Kâbusları azalmıştı. Sabahları mutfağa çoraplarını yerde sürüyerek geliyor, kakaosunu içerken bana okulda öğrendiği gereksiz ama tatlı bilgileri anlatıyordu. Yavaş yavaş yeniden çocuk olmaya başlıyordu. Ama bazı yaralar sessiz iyileşirdi. Bir akşam ödev yaparken aniden bana baktı. “Babaanne?” “Efendim güzel kızım?” “Ege beni özlüyor mudur?” Kalbim sıkıştı. Çünkü bütün bu süreçte en az konuşulan kişi oydu. Deniz’in öz oğlu. Küçük kardeşi. “Bence özlüyordur,” dedim dikkatlice. Elif başını eğdi. “O benim suçum değildi değil mi? Tatile ben de gitmek istemiştim sadece…” Sandalyemi ona yaklaştırıp yüzünü ellerimin arasına aldım. “Bak bana,” dedim. Gözleri doldu. “Bir yetişkinin sevgisi, bir çocuğun davranışına bağlı olmamalı. Hasta olduğun için terk edilmedin. Yanlış insanlar sana yanlış davrandı.” Ağlamaya başladı. İlk kez gerçekten ağladı. Sessiz sessiz değil… İçinde biriken her şeyi boşaltır gibi. O gece onu uyuttuktan sonra mutfakta uzun süre tek başıma oturdum. Sonra telefon çaldı. Deniz. Aylardır ilk kez. Açıp açmamak arasında birkaç saniye düşündüm. Sonra açtım. Sesi yorgundu. “Ege seni görmek istiyor.” Sessiz kaldım. “Psikoloğa götürüyoruz,” dedi. “Sürekli Elif’i soruyor.” İlk kez sesinde kibir yoktu. Sadece çökmüş bir adamın boşluğu vardı. “Mahkeme yaklaşıyor,” dedim soğukça. “Biliyorum.” Uzun bir sessizlik oldu. Sonra ilk kez gerçekten duymayı beklemediğim şeyi söyledi. “Onu ben mahvettim anne.” Gözlerimi kapattım. “Bir süre sonra… kolay geldi,” dedi kırık bir sesle. “Ege’ye odaklanmak. Elif’in zaten güçlü olduğunu düşünmek. Sonra Rüya sürekli ‘gerçek ailemiz’ demeye başladı. Başta itiraz ettim… sonra sustum.” Mutfağın ışığı altında elim titriyordu. “Bir çocuğun bunu hissetmesi nasıl bir şey biliyor musun?” dedim. “Şimdi biliyorum.” Ağlıyordu. Ama artık bu gözyaşlarının hiçbir şeyi geri getiremeyeceğini ikimiz de biliyorduk. Mahkeme günü hava kapalıydı. Elif elimi o kadar sıkı tutuyordu ki parmaklarım uyuşmuştu. Hakim dosyaları inceledi. Doktor raporlarını… Öğretmen ifadelerini… Güvenlik görüntülerini… Ve sonunda karar açıklandı. Deniz ile Rüya’nın velayet hakları kaldırıldı. Mahkeme salonunda kimse konuşmadı. Rüya başını çevirdi. Deniz ise sadece yere baktı. Hakim bana döndü. “Çocuğun kalıcı vasiliğini kabul ediyor musunuz?” Elif bana baktı. Hayatım boyunca unutamayacağım gözlerle. Korkuyla umut arasında sıkışmış küçük bir çocuk gibi değil… Sonunda ait olduğu yere bakıyormuş gibi. “Elbette,” dedim. O an Elif parmaklarını elime daha sıkı doladı. Ve ilk kez… Gerçekten rahat nefes aldı. Aylar sonra hayatımız tamamen değişmişti. Elif’in odasını birlikte boyadık. Duvarlara yıldızlar çizdik. Bir kedi sahiplendik. Adını “Pofuduk” koydu çünkü “ciddi isimlerin fazla ciddi olduğunu” söyledi. Sonra bir gün okuldan eve elinde katlanmış bir resimle geldi. “Bunu sınıfta yaptım.” Resimde üç kişi vardı. Ben. Elif. Ve küçük bir erkek çocuğu. “Bu kim?” diye sordum. “Elbette Ege,” dedi. Şaşırdım. “Onu koymak istedim. Çünkü o benim kardeşim.” Boğazım düğümlendi. “Bize kızgın değil misin?” Omuz silkti. “Biraz.” Sonra küçücük bir sesle ekledi: “Ama biri beni sevmediyse, benim de sevmemem gerektiği anlamına gelmez.” O an gözlerim doldu. Çünkü sekiz yaşındaki o küçük kız… Ona yapılmayan şeyi hâlâ dünyaya verebiliyordu. Sevgi. O gece resmi buzdolabına astım. Altına da küçük bir not yazdım: “Gerçek aile, seni seçen ve asla bırakmayandır.” Ertesi sabah mutfağa girdiğimde Elif notu okudu. Sonra sessizce gelip bana sarıldı. “Babaanne?” dedi. “Efendim?” “Beni bıraktıkları gün… gerçekten kimsem kalmadı sanmıştım.” Saçlarını öptüm. “Ama bazen,” dedim usulca, “bir çocuğun başına gelen en kötü şey… onu hak etmeyen insanların elinden alınması değildir.” Başını kaldırdı. “O zaman nedir?” Gülümsedim. “O kötü insanların, onun ne kadar özel olduğunu fark edememesidir.”