O, doğum yapmak için hastaneye tek başına geldi
Dosyayı aldı, yeni doğan bebeğe baktı… ve olduğu yerde dondu. Eli titremeye başladı. Yüzü bembeyaz oldu. Gözleri dolarken bebeğin boynuna bakıyordu. “Hocam… bir sorun mu var?” diye sordu Zeynep. Elif’in kalbi sanki durdu. “Oğlumda bir şey mi var? Ne oldu, söyleyin.” Doktor başını salladı ama gözyaşları çoktan akmaya başlamıştı. “Hayır… bir sorun yok. Sağlıklı.” “O zaman neden ağlıyorsunuz?” Doktor Elif’e baktı. “Bir şeyi bilmem gerekiyor. Çocuğun babasının adı ne?” Elif gerildi. “Bunun önemi yok.” “Var,” dedi doktor, sesi kırılarak. “Lütfen.” Elif yutkundu. “Mert. Mert Yılmaz.” BÖLÜM 2 “Benim varlığımı biliyor muydunuz?”, diye sordu Elif, bebeği göğsüne sıkıca bastırırken. Dr. Kemal Yılmaz, sanki bacakları onu taşımıyormuş gibi yatağın yanına oturdu. Yıllar boyunca doğum odalarına girmiş, iyi haberler de vermişti, yıkıcı haberler de. Ama kendi torununu hastane battaniyesine sarılmış halde, oğlunun terk ettiği bir kadının kucağında bulacağını hiç düşünmemişti. “Hayır,” dedi. “Hiçbir şey bilmiyordum.” Elif ona şüpheyle baktı. Bir bebeğin yanında ağlamak kolaydı. Kaybedecek bir şey kalmadığında suçluluk hissetmek de kolaydı. “Mert yedi ay önce gitti,” dedi Elif. “Söylediğim gece. Bir daha geri dönmedi. Bir mesajıma bile cevap vermedi. Oğlunun hayatta olup olmadığını bile sormadı.” Doktor bakışlarını yere indirdi. “Benim eşim sekiz ay önce öldü.” Elif sustu. “Adı Aysel’di,” diye devam etti. “Mert’le neredeyse iki yıldır konuşmuyorduk. Bir tartışmadan sonra evden ayrıldı. Eşim hastalandı ama yine de geri dönmedi. Aysel, oğlunun kapıdan girmesini bekleyerek öldü.” Elif’in içindeki öfke, tuhaf bir acımaya karıştı ama bunu hemen bastırdı. “Bu, bana bunu yapma hakkı vermezdi.” “Hayır,” dedi Kemal. “Vermezdi.” Bebek küçük bir ses çıkardı. Doktor ona hem şefkatle hem de acıyla baktı. “Adı ne olacak?” “Alp,” dedi Elif. “Çünkü ikimiz de hayatta kaldık.” Doktor gözleri dolarak gülümsedi. Odanın içindeki sessizlik o kadar ağırlaştı ki, monitörün sesi bile daha yüksek gelmeye başladı. Doktor gözlerini kapattı. “Mert Yılmaz… benim oğlum.” Elif’in içindeki dünya sanki yerinden oynadı. Ve doktor, bebeğin kulağının arkasındaki küçük hilal şeklindeki doğum izini gösterdiğinde sesi titreyerek devam etti: “Aynı izi Mert’in de vardır. Ve eşimin de vardı… doğduğunda.” Elif bebeğini daha sıkı sardı. Çünkü o an anladı ki, en zor şey tek başına doğurmak değildi. Asıl olan henüz başlamamıştı… Çıkmadan önce masaya bir kart bıraktı. “Size güvenmenizi istemiyorum. Sadece şunu bilin: Bir gün bir şeye ihtiyacınız olursa yalnız değilsiniz.” Elif cevap vermedi. Bir hafta sonra, İstanbul Tlaquepaque benzeri daha sakin bir semtinde küçük kiralık dairesinde biri kapıyı çaldı. Elif irkildi. Alp’i kucağına aldı ve göz deliğinden baktı. Kemal’di. Elinde bez çantalar, tavuk suyu dolu bir kap ve poğaça kutusu vardı. “Rahatsız etmek istemem,” dedi kapıdan. “Sadece… belki yemek yememişsinizdir diye düşündüm.” Elif ona gitmesini söylemek istedi. Ama ateşi vardı, uyumamıştı ve bebek saatlerdir ağlıyordu. Kapıyı açtı.