OĞLUM, 5 YAŞINDAKİ KIZ KARDEŞİNİ KURTARMAK İÇİN

“Bunu bana Alaz verdi.” Başımı kaldırdım. “Ne zaman?” Ercan gözlerime baktı. “Ameliyattan bir gün önce.” O an dünya etrafımda yeniden dönmeye başladı. “Sen… hastanedeydin?” “Evet.” Bacaklarımın gücü kesildi. Salondaki sandalyeye oturdum. Ercan içeri girdi ama kimse onu davet etmedi. İdil hâlâ birkaç metre uzakta durmuş, ağlayarak bizi izliyordu. “Bize ulaşamadığını sanıyordum,” dedim. “Bana ulaştılar.”İçimdeki öfke yeniden yükseldi. “O zaman neden gelmedin?” “Geldim.” Sözleri odanın içinde yankılandı. Ercan o gün hastaneye geldiğini anlattı. Doktorlar Alaz'ın donör olmaya hazırlandığını söylemişlerdi. Ercan karşı çıkmıştı. Önce kendisinin test edilmesini istemişti. “Ben de donör olmak istedim,” dedi. Kalbim sıkıştı. “Sonuç?” Ercan başını eğdi. “Uygun değildim.” Sonra Alaz'la baş başa konuşmuştu. Oğlum babasına tek bir şey söylemişti: “İdil'i kurtarabilecek kişi benim.” Ercan onu vazgeçirmeye çalışmıştı. Ama Alaz kararını çoktan vermişti. “Sonra bu mektubu bana verdi,” dedi Ercan. “Ve bir söz istedi.” Zarfı açtım. İçinden iki sayfalık bir mektup çıktı. İlk satırı okuduğum anda gözlerim doldu. “Baba, eğer bir gün bunu okuyorsan, büyük ihtimalle işler planladığımız gibi gitmemiş demektir.” Ellerim titremeye başladı. Alaz mektubunda, ameliyatın risklerini bildiğini yazmıştı. Korktuğunu da yazmıştı. Ama en çok korktuğu şey ölmek değilmiş. İdil'in yıllar sonra kendisini yalnızca onun uğruna ölen bir ağabey olarak hatırlamasıymış. “İdil benim ölümümü hayatı boyunca sırtında taşımamalı. Ona verdiğim şey bir borç değil. O benim kardeşim. Ben bunu onun yaşaması için yapıyorum.” Gözyaşlarım kâğıdın üzerine düşüyordu. Mektubun sonuna yaklaştığımda ise her şey anlam kazandı. Alaz, Ercan'dan bir şey istemişti. İdil on sekiz yaşına geldiğinde ona bir doğum günü kartı göndermesini. Kartta tam olarak şu cümle yazacaktı: “Doğum günün kutlu olsun, küçük kardeşim. Sana burada olacağıma söz vermiştim.” İdil hıçkırarak ağlamaya başladı. “Peki fotoğraf?” Ercan başını kaldırdı. “Fotoğrafı ben çekmedim.” Hepimiz sustuk. “Üç gün önce karşı kaldırımdan sizi gören bendim. Annen seni fotoğraflarken uzaktan duruyordum. Sonra o fotoğrafı sosyal medya hesabında gördüm.” İdil annesine döndü. Ben başımı eğdim. Fotoğrafı sadece birkaç yakın arkadaşımın görebileceği hesabıma yüklemiştim. Ercan yıllardır bizi uzaktan takip etmişti. Bu düşünce beni rahatlatmadı. Tam tersine öfkelendirdi. “Madem bizi bulabiliyordun, neden on üç yıl boyunca gelmedin?” Ercan'ın yüzü çöktü. “Çünkü korkaktım.” İlk kez bahanesiz bir cevap vermişti. “Kendimi Alaz'ın ölümünden sorumlu tuttum. O ameliyat olurken ben sağlıklı bir adam olarak dışarıda bekliyordum. Sonra öldüğünü duyunca senin yüzüne bakamadım.” “Bu senin acın olabilir,” dedim. “Ama İdil babasız büyüdü.” “Biliyorum.” “Sadece bilmek yetmiyor.” Ercan başını salladı. “Haklısın.” İdil sessizce yanımıza geldi. Mektubu elimden aldı ve son paragrafı kendisi okudu. “Baba, bir gün geri dönersen sakın benim yerimi almaya çalışma. İdil'in hayatında kendi yerini bul. Çünkü benim yerim zaten belli. Ben onun ağabeyiyim. Sen ise hâlâ onun babasısın. Ama baba olmak için bu kez kaçmaman gerekecek.” Odaya uzun bir sessizlik çöktü. İdil'in doğum günü pastasının üzerindeki mumlar çoktan erimişti. Bir süre sonra İdil babasına baktı. “Seni affettiğimi söylemeyeceğim.” Ercan'ın gözleri doldu. “Bunu senden istemiyorum.” “Ve yarın hayatımıza geri dönmüş gibi davranamazsın.” “Biliyorum.” İdil elindeki mektuba baktı. “Ama Alaz sana bir şans vermemi istemiş gibi görünüyor.” Ercan ağlamaya başladı. İdil ona sarılmadı. Ben de sarılmadım. Çünkü bazı yaralar bir gecede kapanmazdı. Ama o gece kimse kapıyı da yüzüne kapatmadı. Bir saat sonra üçümüz salonda oturmuş, Alaz'ın eski fotoğraf albümlerine bakıyorduk. İdil bir fotoğrafı eline aldı. Alaz beş yaşındaki kardeşini omuzlarında taşıyor, ikisi de kahkahalarla gülüyordu. İdil parmağını ağabeyinin yüzünün üzerinde gezdirdi. “Bütün hayatım boyunca onun benim için öldüğünü düşündüm,” dedi. Sonra mektuba baktı. “Belki de yanlış düşünmüşüm.” “Nasıl yani?” diye sordum. İdil gülümsedi. “Benim için ölmedi.” Fotoğrafı göğsüne bastırdı. “Benim yaşamam için bir seçim yaptı.” O gece ilk kez, oğlumun ölümünü yalnızca kaybettiğim bir hayat olarak görmedim. Alaz bize bir hayat bırakmıştı. İdil'in hayatını. Belki biraz da bizimkini. Ve on üç yıl önce verdiği kararla yalnızca kardeşini kurtarmamıştı. Parçalanmış bir ailenin yıllar sonra yeniden aynı odada oturabilmesi için de küçük bir kapı bırakmıştı. O günden sonra Ercan'ı hemen affetmedik. Ama kaçmadığı her gün, verdiği sözün küçük bir parçasını yerine getirdi. İdil ise her doğum gününde pastasındaki ilk mumu üflemeden önce Alaz'ın fotoğrafına bakmayı alışkanlık hâline getirdi. Çünkü artık ağabeyinin ona bıraktığı en büyük mirasın bedeninden verdiği parça olmadığını biliyordu. Asıl mirası, yıllar önce yazdığı o birkaç kelimenin içinde saklıydı: Sevgi, birine hayatını borçlu hissettirmek değil; ona yaşayabileceği bir hayat bırakmaktı.