OĞLUMUN YENİ KARISININ, İLK EVLİLİĞİNDEN OLAN ÇOCUKLARI

“Ve burası onların evi.” Melis bana döndü. “Ben onların oyuncak hizmetçisi değilim.” Tolga’nın yüzündeki şaşkınlık yerini başka bir şeye bıraktı. Hayal kırıklığına. Fakat Gülay henüz asıl söyleyeceğini söylememişti. Dosyayı sehpanın üzerine bıraktı. “Tolga Bey,” dedi. “Bu eve taşınırken Melis size buranın parasının büyük bölümünü kendisinin ödediğini söyledi, değil mi?” Tolga kaşlarını çattı. “Evet. Eski dairesini sattığını söyledi.” Gülay başını salladı. “Satacak bir dairesi hiç olmadı.” Melis bağırdı. “Anne!”Ama artık çok geçti. Gülay dosyadan birkaç belge çıkardı. “Bu evin peşinatı için kullanılan para bana aitti.” Tolga dondu. “Nasıl yani?” “Üç yıl önce rahmetli annemden kalan birikimi Melis’e emanet ettim. Kendi işini kurmak istediğini söyledi. Sonra parayı kaybettiğini anlattı.” Gülay, belgeleri Tolga’ya uzattı. “Geçen ay banka kayıtlarını buldum. Para kaybolmamış. Bu ev için kullanılmış.” Melis bu kez gerçekten panikledi. “Senin paran bana kalacaktı zaten!” Gülay’ın yüzü düştü. “Ben ölmeden mirasını almaya karar vermişsin demek.” Salondaki kimse konuşmadı. Tolga belgeleri tek tek inceliyordu. Sonra bana baktı. Ben onun yüzünde daha önce yalnızca bir kez gördüğüm ifadeyi tanıdım. İlk karısını kaybettiği günkü ifadeyi. Sanki ayaklarının altındaki zemin yeniden çökmüştü. “Melis,” dedi yavaşça. “Bana neden yalan söyledin?” “Çünkü bana inanmayacaktın.” “Doğruyu söyleseydin belki inanırdım.” Melis kollarını bağladı. “Ne istiyorsunuz benden? Özür mü?” Tolga oğluna baktı. Küçük çocuk hâlâ Lego gemisinin parçalarını elinde sıkıyordu. Sonra kızına baktı. Dokuz yaşındaki çocuk başını öne eğmişti. “Onlardan,” dedi Tolga. “Evet.” Melis güldü. Kısa, sinirli bir gülüştü. “Bir oyuncak yüzünden mi?” İşte o anda Tolga’nın içinde bir şey değişti. Bunu gözlerimle gördüm. “Hayır,” dedi. “Bir oyuncak yüzünden değil.” Melis sustu. “Ben aylarca senin bu eve düzen getirdiğini sandım. Meğer çocuklarımın hayatından annelerinin bıraktığı her izi siliyormuşsun.” Melis gözlerini devirdi. “Eski karının hatıralarıyla mı yaşayacaktık sürekli?” Tolga’nın yüzü bembeyaz oldu. “Onların annesi öldü, Melis. Boşanmadık.” Bu sözden sonra odada kimse kıpırdamadı. Tolga devam etti. “Çocuklarım annelerinin fotoğraflarını görmek istiyorsa görecek. Oyuncaklarıyla burada oynayacak. Minderlerden kale yapmak istiyorlarsa salonu baştan sona dolduracaklar.” Melis öfkeyle: “Peki ben?” diye sordu. Tolga cevap vermeden önce birkaç saniye düşündü. “Sen de bu ailenin bir parçası olmayı seçebilirdin.” Sonra başını salladı. “Ama sen onları evden çıkarılması gereken eşyalarmış gibi gördün.” Melis’in gözleri doldu. Bu kez ilk kez gerçekten korkmuş görünüyordu. “Beni kovuyor musun?” Tolga cevap vermedi. Gülay dosyadaki son belgeyi çıkardı. “Bu evle ilgili mesele ayrıca çözülecek,” dedi. “Avukatım yarın sizinle iletişime geçecek.” Melis bir anda annesine döndü. “Bunu bana nasıl yaparsın?” Gülay’ın cevabı çok kısa oldu. “Ben sana bir şey yapmıyorum.” Yerdeki Lego parçalarına baktı. “Yaptığın şeylerin sonuçları nihayet kapını çalıyor.” Melis o akşam birkaç valiz hazırlayıp evden çıktı. Tolga ile evliliklerinin nasıl sonuçlanacağını o gün konuşmadık. Zaten konuşulması gereken daha önemli bir şey vardı. Ertesi sabah oğlum beni aradı. “Anne, gelebilir misin?” Eve gittiğimde salonun ortası darmadağındı. Minderler, battaniyeler, sandalyeler… Ve tam ortasında dev bir kale. Torunlarım içeriden kahkahalar atıyordu. Tolga ise merdivenden kutular indiriyordu. İlk eşinin fotoğrafları. Çocukların eski resimleri. Renkli oyuncaklar. O küçük Lego kutusu da sehpanın üzerindeydi. Torunum beni görünce koşarak yanıma geldi. Elinde yeniden yaptığı kurtarma gemisini tutuyordu. “Babaanne, bak!” Gülümsedim. “Bu sefer daha da güzel olmuş.” “Çünkü babam yardım etti.” Başımı kaldırdım. Tolga bana baktı. Gözleri doluydu. “Onları korumam gerekiyordu,” dedi. “Ama yalnız kalmaktan o kadar korkmuşum ki evimin içinde neler olduğunu görememişim.” Yanına gittim. “Önemli olan artık görmen.” O sırada küçük kız battaniye kalesinden başını çıkardı. “Babaanne, sen de içeri gelsene!” Dizlerim eskisi kadar güçlü değildi. Ama o gün yere oturup o kalenin içine girdim. Tolga da arkamızdan geldi. Salon birkaç saat içinde dağıldı. Halı Lego parçalarıyla doldu. Koltuk minderleri ortadan kayboldu. Duvarlara çocukların resimleri asıldı. Belki sosyal medyada paylaşılacak kadar kusursuz görünmüyordu. Ama yıllar sonra ilk kez o ev gerçekten bir eve benziyordu. Çünkü bir yuvayı güzel yapan şey, içinde hiçbir şeyin dağılmaması değildir. İçindeki insanların kendilerini dağıtmadan yaşayabilmesidir. Ve bazen İlahi adalet dediğimiz şey, birinin cezalandırılması değildir. Bazen yalnızca doğru kişinin, tam zamanında kapıdan içeri girmesidir.