Öldüğünü sandıkları çocuk bir saat sonra gözlerini açtığında

Öldüğünü sandıkları çocuk bir saat sonra gözlerini açtığında, odadaki herkes bana sanki bir hayalet görmüş gibi bakıyordu. Ama kimse bilmediği bir şeyi bilmiyordu… O çocuğu kurtaran şey sadece kaynattığım birkaç yabani ot değildi. Ve o gün köyüme gelen zengin adamın kim olduğunu öğrendiğimde, doksan yıllık hayatım boyunca sakladığım en büyük sırrın ortaya çıkmasına sadece birkaç saat kalmıştı. Benim adım Juan değil. Türkiye’nin güneydoğusundaki dağların arasında unutulmuş küçük bir köyde herkes bana “Dede Hasan” der. Bu yıl doksan yaşıma bastım. Saçlarım tamamen beyazladı. Yüzümdeki kırışıklıklar kurumuş nehir yataklarını andırıyor. Ama hâlâ her sabah güneş doğmadan kalkar, baston kullanmadan dağ yamacındaki tarlama yürürüm. Gençler bazen bana bakıp şaşırırlar. Seksen yaşındaki adamlar bile dizlerinden şikâyet ederken ben hâlâ kayalık yolları tırmanabiliyorum. Bunun nedenini sorarlar. Ben sadece gülümserim. Çünkü cevabı anlatmak kolay değildir. Babamdan, onun babasından ve ondan önceki nesillerden gelen eski bilgiler vardı. Dağların bitkilerini tanırdık. Hangi kökün ateşi düşürdüğünü… Hangi yaprağın yarayı kapattığını… Hangi çiçeğin zehri çektiğini… Ama yıllar geçtikçe insanlar bunlara inanmayı bıraktı. Şehirlerdeki doktorlar bizi cahil köylüler olarak gördü. Televizyonlar modern ilaçlardan bahsetti. Bizim bilgilerimiz ise yaşlılarla birlikte toprağa gömüldü. Ben sessiz kaldım. Ta ki o güne kadar… O gün hava normalden çok daha sıcaktı. Temmuz ayının kavurucu sıcağı dağların taşlarını bile yakıyordu. Öğleden sonra tarladan dönüyordum. Ter içindeydim. Tam evimin yakınındaki toprak yola ulaştığım sırada korkunç bir fren sesi duydum. Ardından bir patlama… Sonra çığlıklar… Başımı kaldırdığımda siyah bir lüks aracın yolun kenarında durmuş olduğunu gördüm. Motorundan duman çıkıyordu. Aracın kapıları açıldı. İçeriden bir adam ve bir kadın fırladı. Pahalı kıyafetlerinden şehirli oldukları belliydi. Ama dikkatimi çeken onlar değildi. Arka koltuktan gelen çığlık beni olduğum yerde dondurdu. Kadın ağlayarak bağırıyordu. “Yardım edin! Lütfen biri yardım etsin!” Koşmaya başladım. Aracın yanına ulaştığımda küçük bir çocuğun koltukta kasıldığını gördüm. Yüzü kıpkırmızıydı. Dudakları kurumuştu. Gözleri geriye doğru kayıyordu. Annesi ağlıyordu. Babası çaresizlik içinde telefonuyla birilerini aramaya çalışıyordu. Ama dağların arasında çekim gücü yoktu. “Ne oldu?” diye sordum. Adam nefes nefese cevap verdi. “Sabah iyiydi. Sonra ateşi yükselmeye başladı. Yol boyunca kötüleşti. Hastaneye yetişmeye çalışıyorduk.” Çocuğun alnına dokundum. Elimi geri çektim. Sanki kor ateşe değmiş gibiydi. Durum kötüydü. Çok kötü… Kadın gözyaşları içinde bana baktı. “Yakında hastane var mı?” Başımı salladım. “En yakın hastane iki saat uzaklıkta.” Bu sözler üzerine kadının yüzü bembeyaz kesildi. Adam yumruğunu arabanın kapısına vurdu. “Hayır… Hayır… Hayır…” Çocuk bir kez daha şiddetle kasıldı. Sonra hareketsiz kaldı. Kadın çığlık attı. O an zaman durmuş gibiydi. Annenin gözlerinden akan yaşları… Adamın titreyen ellerini… Çocuğun hareketsiz bedenini… Hâlâ unutamıyorum. Derin bir nefes aldım. “Onu evime götürün.” Adam bana öfkeyle baktı. “Sen doktor musun?” “Hayır.” “Öyleyse ne yapabilirsin?” Bir an sustum. Sonra sadece şunu söyledim: “Kaybedecek zamanınız yok.” Birbirlerine baktılar. Başka seçenekleri yoktu. Çocuğu kucağıma aldım. Beklediğimden hafifti. Ve nefesi giderek zayıflıyordu. Eve doğru yürürken içimde yıllardır hissetmediğim bir korku vardı. Çünkü yapmayı düşündüğüm şey başarısız olursa… Bu çocuk ölebilirdi. Evime girdiğimizde kadın etrafa şaşkınlıkla baktı. Kerpiç duvarlar. Eski ahşap masa. Bakır kaplar. Köşede kurutulmuş bitki demetleri. Şehirden gelen biri için burası geçmişten kalmış gibi görünüyordu. Ama benim için burası bir laboratuvardan daha değerliydi. Çocuğu yatağa yatırdım. Sonra arka bahçeye çıktım. Güneş batmaya yaklaşıyordu. Zaman daralıyordu. Ellerim yılların alışkanlığıyla hareket etti. Birkaç yaprak topladım. Bir kök çıkardım. Kurutulmuş çiçeklerden biraz aldım. Her biri belirli bir amaç için seçilmişti. Her biri yüzlerce yıllık bir bilginin parçasıydı. Mutfağa döndüm. Kadın ağlıyordu. Adam ise beni dikkatle izliyordu. Gözlerinde şüphe vardı. Belki de bana deli bir yaşlı gözüyle bakıyordu. Ama umursamadım. Bakır tencereye su koydum. Bitkileri ekledim. Karışım kaynamaya başladığında odanın içi keskin bir kokuyla doldu. Adam kaşlarını çattı. “Bu gerçekten işe yarayacak mı?” Soruyu duymazdan geldim. Çünkü ben de emin değildim. Yıllardır böyle ağır bir vakayla karşılaşmamıştım. Karışım hazır olduğunda küçük bir kaseye doldurdum. Çocuğun başını kaldırdım. İlk yudumu içirdim. Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha… Dakikalar geçmeye başladı. Kadın dua ediyordu. Adam odanın içinde ileri geri yürüyordu. Ben ise çocuğun yüzüne bakıyordum. Bir değişiklik bekliyordum. Ama hiçbir şey olmuyordu. On dakika… Yirmi dakika… Otuz dakika… Derken adam patladı. “Yeter artık!” Ayağa kalktı. “Bu saçmalık!” Tam o sırada çocuğun parmakları hareket etti. Oda bir anda sessizleşti. Kadın nefesini tuttu. Ben yatağa yaklaştım. Çocuğun göz kapakları hafifçe titredi. Sonra tekrar hareketsiz kaldı. Ama bu başlangıçtı. Bunu hissedebiliyordum. Adam ilk kez bana farklı gözlerle baktı. Ve tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken… Dışarıdan gelen motor sesleri bütün köyü inletti. Pencereden baktığımda onlarca siyah aracın köy yoluna girdiğini gördüm. Silahlı adamlar araçlardan iniyordu. Ve içlerinden biri doğrudan benim evimi işaret ediyordu. O anda kalbim durmuş gibi oldu. Çünkü onları tanıyordum. Ve doksan yıldır sakladığım sır, sonunda beni bulmuştu.