Joanna artık gözyaşlarını tutamıyordu. Arkadaşı Sarah elini sıktı. Simon cübbesinin altından yıpranmış, rengi solmuş sarı bir battaniye çıkardı. “Bu benim ilk battaniyem. Joanna, hastane bilekliğimle, çocukluk çizimlerimle ve altı yaşımdayken yanlışlıkla ona ‘anne’ dediğim karalama notumla birlikte bunca yıl sakladı. Annelik, doğurmak değil, sevmektir.” Salonda bir mırıltı dalgası yayıldı. Denise telefonunu kapattı, yüzü bembeyazdı. “Simon, lütfen dur,” diye fısıldadı Dorothy ama çok geçti. Simon eline başka bir zarf daha aldı. “Geçen hafta, tavan arasında unutulmuş bir ayakkabı kutusunda bunu buldum.” Zarfı açtı ve Denise’in kendi el yazısıyla yazılmış mektubu okudu: “Mariana, çok acil bir durum olmadıkça beni arama. Bu işler için sen daha uygun sun. Benim kendi hayatımı yaşamaya gitmem gerek.” Odanın sessizliği boğuculaştı. Jonathan, Denise’in kolunu çekti. “Ona gerçekten bunu mu yazdın?” diye sordu, sesi buz gibiydi. Denise kekeledi: “Çok gençtim, kafam karışıktı…” Simon, “Joanna da gençti,” dedi, “ama o kaldı.” Sonra sahnenin kenarına yürüdü ve Denise’e dönerek sordu: “Üçüncü sınıfta geçirdiğim alerjik reaksiyon sırasında neredeydiniz? Kayıt ücreti için tek mücevherini satmak zorunda kaldığında neredeydiniz?” Denise’in ağzından hiçbir kelime çıkmadı. Pasta Dorothy’nin kucağında eriyordu, “gerçek anne” yazısı kırmızı bir lekeye dönüşüyordu. Simon elinde battaniye ve mektupla sahneden indi, doğruca Joanna’ya yürüdü. Denise ayağa fırlayıp yolunu kesti: “Ben senin annenim, seni dünyaya getiren benim!” Simon durdu, yüzü buz gibiydi. “Evet, beni dünyaya sen getirdin. Ama buradaki herkes bugün neden geri döndüğünü bilmeli.” Cebinden başka bir belge çıkardı. “Geçen hafta bir hukuk firmasından telefon aldım. Dedemin adıma bıraktığı bir eğitim fonu varmış. Kimse bana bundan bahsetmemiş.” Dorothy hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı: “Üniversiteye başladığında sana yardım etmesi için kurulmuştu…” Simon, “Öyleyse neden bana söylenmedi?” diye sordu, sesi tehditkârdı. Jonathan geri çekildi. “Denise bana bunca yıldır oğlunu maddi olarak desteklediğini söyledi,” dedi soğuk bir sesle. “Ailenizin onu görmesine izin vermediğini anlattı.” Salonda öfkeli mırıltılar yükseldi. Denise sonunda çöktü: “Genç yaşta anne olmak çok zordu!” Joanna ayağa kalktı, sakindi. “Biliyorum,” dedi, “çünkü sen hayatını yaşarken ben, uyukladığımda oğlunu düşürmemek için kucağımda onunla sandalyede uyumayı öğrendim.” Simon, Joanna’nın elini tuttu ve Denise’in gözlerinin içine bakarak dedi: “Paramı istemiyorum. Ve ona bir daha asla ‘dadı’ demeyin. O, tanıdığım tek anne.” Jonathan nişan yüzüğünü çıkardı, sandalyeye koydu ve çıkıp gitti: “Hayatını yalan üzerine kurmuş biriyle evlenemem.” Denise, yalnız ve perişan halde, tüm salonun yargılayan bakışları altında kaldı. Tören sonrası öğretmenler ve veliler Joanna’ya destek olmak için yaklaştı. Ama en anlamlı an, Simon’ın koridorda diplomasını ona uzattığı andı. “Bu, benim kadar senin hakkın. Sensiz buraya gelemezdim.” Joanna, boyu ondan bir kafa uzun olan oğluna sarıldı ve on dokuz yıllık yorgunluğu gözyaşlarıyla boşalttı. O gece, küçük dairelerinde Simon, sarı battaniyeyi Joanna’nın en kıymetli anılarını sakladığı kutuya koydu. Defterin ilk sayfasına tek bir cümle yazdı: “Gerçek hikayem annem Joanna ile başlıyor.” Ertesi gün, üniversite kayıt evraklarını doldururken Simon kalemi Joanna’ya uzattı. “Anne” yazan satıra adını yazdı. Joanna ilk defa, verilen unvanın geçici bir hediye değil, hakkı olduğu gerçek olduğunu hissetti. Çünkü annelik, doğurmak değil, yıllarca uykusuz kalmak, fedakârlık etmek ve koşulsuz sevmekti. Ve Simon, bunu tüm dünyaya haykırmıştı.