Şimdi 44 yaşında bir adamım
Zaman bir an için tekrar durdu. Beynimdeki tüm çarklar hızla dönmeye, parçaları birleştirmeye başladı. O gece, siyah arabadan inen adam… Merve’nin anlattığı o lüks araba… Elif’in uğruna on çocuğunu, evleneceği adamı, hayatını terk ettiği o yeni, parlak dünyanın sahibi. Karşımdaydı. Eşiğinde durduğu ev, onun çaldığı hayatın kalıntıları üzerine benim inşa ettiğim evdi. “Ne istiyorsun?” Sesim o kadar sakin çıkmıştı ki, kendi kendimi bile şaşırttım. Ne bir bağırma, ne bir öfke patlaması. Sadece buz gibi bir kararlılık. Hakan ellerini cebine soktu, omuzlarını dikleştirmeye çalıştı ama karşımda ezildiğini görebiliyordum. “Elif… Elif çok pişman,” dedi kelimeleri toparlamaya çalışarak. “Yıllarca bunu kendine itiraf edemedi. Psikolojik bir krizdeydi o zamanlar. On çocuğun yükü, fakirlik, çaresizlik… Ben ona bir çıkış yolu sundum. Yanlış olduğunu biliyorduk ama o an için mantıklı gelmişti. Yeni bir hayata başladık. Her şeyimiz var. Zenginlik, rahatlık… Ama Elif asla mutlu olamadı. Geceleri ağlıyor, çocuklarını sayıklıyor.”Adamın yüzüne bakarken midem bulandı. Fakirlik ve çaresizlik dedikleri, bizim sevgimizdi. “Sadede gel Hakan,” dedim sözünü keserek. “Elif çocuklarını görmek istiyor,” dedi adam nihayet asıl niyetini belli ederek. Cebinden kalın, muhtemelen içi para veya çek dolu bir zarf çıkardı. “Biliyorum, onlara sen baktın. Hakkın ödenmez. Tüm masraflarını, sana olan minnet borcumuzu fazlasıyla karşılamaya hazırız. Ama Elif artık hazır. Büyük bir evimiz var. Onlara en iyi eğitimi, en iyi hayatı sunabiliriz. Onları almaya geldim… ya da en azından, Elif’in onları görmesine izin vermeni istemeye.” Kapının arkasından ince bir hıçkırık sesi duydum. Merve’ydi. Duvarda saklanmış, her şeyi dinliyordu. Yedi yıl önce annesinin onu bıraktığı adama şimdi kapı eşiğinde bakıyordu. Gözlerimi Hakan’ın yüzüne diktim. Zarfı uzatan eline hiç bakmadım bile. O an, bir babanın gücünün banka hesaplarıyla, pahalı arabalarla ölçülmediğini bütün hücrelerimde hissediyordum. Bir babanın gücü, o çocukların uykularında güvende hissetmeleriydi. “Dinle beni Hakan,” dedim, sesim karanlık sokağı yaracak kadar netti. “Yedi yıl önce o köprünün kenarında bir kadın öldü. Siz onu aldınız, yeni kıyafetler giydirdiniz, yeni bir hayat verdiniz ama Elif o gece gerçekten anne olarak öldü. O köprüde paltosunu bırakırken, anneliğini de o demirlere asıp gitti.” Hakan bir şey söylemek için ağzını açtı ama parmağımı kaldırarak onu susturdum. “Burada Elif’in çocuğu yok. İçeride uyuyan o on çocuk, benim çocuklarım. Onların saçlarındaki ateşin kokusunu ben bilirim. Dizlerindeki yara izlerinin hikayesini ben bilirim. Hangi yemekten nefret ettiklerini, karanlıktan korktuklarında hangi şarkıyla uyuduklarını sen değil, senin o çok pişman karın değil, ben bilirim.” “Ama mahkeme…” diye geveledi Hakan çaresizce. “Biyolojik olarak…”