ÜÇÜZ KIZLARIMIN DÜNYAYA GELDİĞİ GÜN EŞİMİ KAYBETTİM

Telefonu kapattığımda hem öfkeli hem de meraklıydım. Kızları anneme bıraktım ve adrese gittim. Kapıyı yaklaşık altmış yaşlarında, kısa saçlı bir kadın açtı. Beni görür görmez gözleri doldu. “Aras.” “Sen Ahu musun?” Başını salladı. Beni içeri aldı. Salonun ortasında büyük bir ahşap sandık vardı. Üzerinde Şebnem’in adı yazıyordu. “Bunu sana on yıl önce vermek istedim,” dedi Ahu. “Ama annen, zamanının gelmediğini söyledi. Şebnem de zaten mektubunda kızlar on yaşına geldiğinde verilmesini istemişti.” Sandığı açtık. İçinden onlarca fotoğraf, video kaseti, günlük, bebek kıyafetleri ve küçük paketler çıktı. Her paketin üzerinde bir yaş yazıyordu. Şebnem kızlarının büyürken yaşayacağı önemli dönemler için hediyeler hazırlamıştı. İlk okul günü için bir not. İlk kalp kırıklığı için bir mektup. Mezuniyet için küçük bir kolye. On sekizinci yaş günleri için üç ayrı günlük. Boğazımdaki düğüm artık dayanılmaz olmuştu. “Bunları ne zaman hazırladı?” “Hamileliğinin son iki ayında.” “Öleceğini biliyor muydu?” Ahu bir süre sustu. “Kesin olarak değil. Ama doktorlar riskin çok yüksek olduğunu söylemişti. Sana anlatmadı çünkü doğumdan önce korkuyla yaşamanı istemedi.” O an Şebnem’e kızmakla ona sarılmak istemek arasında kaldım. Bana gerçeği söylememişti. Ama ölüm ihtimaliyle yüzleşirken bile kızlarının geleceğini düşünmüştü. Eve döndüğümde sandığı kızların önüne koydum. O akşam saatlerce Şebnem’i konuştuk. Onlara annelerinin nasıl kahkaha attığını anlattım. Kahveyi sürekli soğuttuğunu. Araba kullanırken yanlış şarkı sözleri söylediğini. Yağmur yağdığında balkona çıkıp ıslanmayı sevdiğini. Beren güldü. “Ben de öyle yapıyorum.” Sare, Şebnem’in eski günlüğünü kucağına aldı. “Ben onun gibi miyim?” “Bazen korkutucu derecede.” İlay ise uzun süre sessiz kaldı. Sonra yanıma oturdu. “Baba, annemizi unutmadığımız için üzülüyor musun?” Bu soru beni hazırlıksız yakaladı. “Kızım, insan sevdiği birini hatırladığı için üzülmez. Onu özlediği için üzülür.” İlay başını omzuma yasladı. O gece sandıktaki videolardan birini açtık. Ekranda Şebnem belirdi. Hamileydi. Karnı kocamandı. Kameraya bakıp gülümsedi. “Merhaba kızlarım. Umarım bunu izlediğinizde babanızı fazla üzmüyorsunuzdur.” Üçü aynı anda gülmeye başladı. Ben ağlıyordum. Şebnem videonun sonunda kameraya yaklaşarak şöyle dedi: “Bazen insanın hayatı istediği kadar uzun olmaz. Ama sevgi uzunlukla ölçülmez. Bir gün beni özlerseniz, aynaya bakın. Çünkü benden kalan en güzel şey sizsiniz.” Video bittiğinde odada kimse konuşmadı. Üç kızım yanıma sokuldu. On yıl boyunca Şebnem’in öldüğü günü hayatımızın en büyük kaybı olarak görmüştüm. O gece ilk kez başka türlü düşündüm. Belki kızlarım annelerini doğdukları gün kaybetmişti. Ama Şebnem onları bırakıp gitmemişti. Onların çocukluklarına mektuplar bırakmış, gençliklerine hediyeler saklamış, gelecekteki gözyaşları için teselli cümleleri hazırlamıştı. Ertesi sabah kapının önündeki kutuyu kaldırırken küçük kartı tekrar elime aldım. “Güzel kızlarıma… Sevgiyle, anneniz.” Kartı çöpe atmadım. Çerçevelettim. Şimdi salonumuzda, beşimizin eski aile fotoğrafının yanında duruyor. Ve kızlarım her doğum gününde sandıktan yalnızca yaşlarına ait olan paketi açıyorlar. Şebnem’i geri getiremiyorum. Kızlarımıza anneleriyle yaşayabilecekleri yılları da veremiyorum. Ama artık biliyorum ki bir insan öldüğünde sevgisi mutlaka onunla birlikte gitmiyor. Bazen bir mektupta kalıyor. Bazen eski bir fotoğrafta. Bazen yıllarca açılmayı bekleyen küçük bir kutuda.Ve bazen de geride bıraktığı üç kız çocuğunun gülüşünde yaşamaya devam ediyor. O gece kızlarımı yatırdıktan sonra Şebnem’in fotoğrafının karşısında uzun süre durdum. Sonra yıllardır ilk kez ona üzülerek değil, gülümseyerek baktım. “Merak etme,” diye fısıldadım. “Emanetlerine iyi baktım.” Arkamdan üç küçük ses aynı anda yükseldi: “Biz de sana iyi bakıyoruz baba.” İşte o an anladım. On yıl önce ailemiz eksilmemişti. Sadece sevgimizin şekli değişmişti.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.