Üçüzlerimden biri doğumdan altı ay sonra
Fotoğrafı elime aldığımda kalbim göğüs kafesimi kırıp çıkacakmış gibi atmaya başladı. Fotoğraftaki çocuk on sekiz yaşındaydı. Gözleri, saçlarının dalgası, çene yapısı... Aşağıda, arka bahçede arkadaşlarıyla gülüşen ikizlerimin tıpatıp aynısıydı. Bir damla yaş süzülüp fotoğrafın kenarına düştü. O yaşıyordu. Benim küçük oğlum, üçüzlerin kayıp parçası hayattaydı. Notun geri kalanını okumak için yaşlı gözlerimi kırpıştırdım: "Hastanede yattığım o gece, annen ve doktor bir anlaşma yapmış. Çocuğu olmayan, çok zengin ama çaresiz bir aileye beni satmışlar. Annen onlara üç çocuğa bakamayacağınızı, bunun sizi mahvedeceğini söylemiş ama asıl sebep, o ailenin annene ödediği yüklü miktardaki paraymış. Beni büyüten ailem bana hep iyi davrandı ama gerçekleri saklayamadılar. Geçen hafta her şeyi öğrendim. Bugün reşit oldum anne. Artık o kadının beni veya büyüten ailemi tehdit etmesine izin vermeyeceğim. Arka bahçedeki büyük meşe ağacının dış kısmındayım, sokağın köşesinde seni bekliyorum. Lütfen yalnız gel." Odadan dışarı, koridora doğru loş bir sessizlik hakimdi ama pencereden dışarıdan gelen sesler duyuluyordu. Pencereye doğru adeta bir hayalet gibi süzüldüm. Perdeyi hafifçe aralayıp arka bahçeye baktım. Eşim mangalın başında sosisleri çeviriyor, ikizler kendi aralarında şakalaşıyordu. Ve orada... Bahçe koltuğuna kurulmuş, elinde soğuk limonatasıyla gülümseyen annem oturuyordu. On sekiz yıl boyunca benimle birlikte ağlayan, acımı paylaşıyormuş gibi yapan, kızının hayatını ve torununun geleceğini bir çırpıda çalan o kadın. İçimde filizlenen öfke, on sekiz yıllık yasımın küllerini yakıp kavuran bir ateşe dönüştü. Kutuyu yatağın altına, kimsenin bulamayacağı bir yere ittim. Gözyaşlarımı sildim ve yüzüme, hiçbir şey olmamış gibi sahte, taş gibi bir ifade yerleştirdim. Merdivenleri yavaşça, her bir basamakta içimdeki gücü toplayarak indim. Bahçe kapısından çıktığımda, sıcak yaz havası yüzüme vurdu. Annem beni görünce gülümsedi. "Pastayı getirmedin mi hayatım?" diye sordu o tatlı, zehirli sesiyle. Gözlerinin içine, ruhunun en karanlık köşesini görebiliyormuşum gibi baktım. "Birazdan getireceğim anne," dedim buz gibi bir sesle. "Önce kapının önüne, çöpleri çıkarmam gerek." Bana tuhaf bir bakış attı ama üstelemedi. Kocam ve ikizlerim kendi dünyalarına dalmışlardı, kimse bahçenin dışına doğru yürüyüşümü fark etmedi. Yan kapıdan çıkıp, sokağın köşesindeki büyük meşe ağacına doğru adımlarımı hızlandırdım. Dizlerim titriyordu ama adımlarım kararlıydı. Ağacın gölgesine yaklaştığımda, sırtı bana dönük, elleri cebinde duran uzun boylu genci gördüm. Ayak seslerimi duyduğunda yavaşça arkasını döndü. Zaman durdu. Gözleri benimkilerle buluştuğunda, on sekiz yıllık koca bir boşluk anında kapanmıştı. Fotoğraftakinden bile daha çok benziyordu kardeşlerine. Yüzünde hem bir korku, hem de devasa bir umut vardı. Dudakları titredi. "Anne...?" diye fısıldadı çatallı bir sesle. Koştum. Bütün o kayıp yılların acısını, öfkesini ve tarifsiz sevgisini kollarıma sığdırarak ona sımsıkı sarıldım. Hıçkırıklarım sokağın sessizliğini bozarken, onun da bana sarıldığını, başını omzuma gömdüğünü hissettim. O benim Kuzey'imdi. Ve artık ailemiz gerçekten tamamlanmıştı. Sırada ise, bahçede limonatasını içen o kadına bu dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek vardı.