Üvey kızımın beni huzurevine bırakacağını sandım

BÖLÜM 2 Kızım elimi tuttu. Parmakları buz gibiydi. “İçeri gel,” dedi fısıltıyla. “Lütfen… önce her şeyi dinle.” Ayaklarım sanki bana ait değildi. İnsan bazen hayatının en büyük gerçeğine yürürken bile bunun bir rüya olmasını ister. Kapıdan içeri girdiğim anda herkes sustu. Bütün bakışlar bana döndü. Utandım. Şaşırdım. Korktum. Sonra alkış başladı. Yavaşça. Tek tek. Ve birkaç saniye içinde bütün salon alkış sesleriyle doldu. Ne yapacağımı bilemedim. Çünkü hayatım boyunca kimse beni ayakta alkışlamamıştı. Ben hep mutfakta kalan kadındım. Masayı hazırlayan. Sessizce çalışan. Fedakârlığı fark edilmeyen kadınlardan biri… Ama o an… herkes bana bakıyordu. Kızım gözyaşlarını silip kürsüye çıktı. Mikrofona yaklaşırken sesi titriyordu. “Annem konuşmayı sevmez,” dedi hafif gülümseyerek. “Bu yüzden bugün onun yerine ben konuşacağım.” Salonda hafif bir gülüş yayıldı. Ben hâlâ hiçbir şey anlamıyordum. Kızım derin bir nefes aldı. “Babam öldüğünde beş yaşındaydım. Herkes annemin bir süre sonra gideceğini düşündü. Çünkü onun beni büyütmek gibi bir zorunluluğu yoktu.” Sessizlik oldu. “Kan bağımız yoktu. Aynı soyadı bile uzun süre taşımadık. Ama o… kalmayı seçti.” Boğazım düğümlendi. Kızım devam etti: “Ben çocukken bir gece yüksek ateş yüzünden hastaneye kaldırıldım. Sabah gözümü açtığımda annemin hâlâ üzerindeki iş kıyafetleriyle sandalyede uyuduğunu gördüm. O gün anladım… insanı anne yapan şey doğurmak değilmiş.” Salondan burnunu çeken insanların sesi geliyordu. “Üniversitede herkes benim güçlü olduğumu düşünürdü. Ama kimse geceleri eve döndüğümde annemin ayaklarındaki şişliği gizlemek için çorabını çıkarmadan uyuduğunu bilmiyordu.” Başımı önüme eğdim. Bunu kimse bilmezdi. Kimse görmezdi. Çünkü ben göstermemeye çalışırdım. Kızım cebinden eski, katlanmış bir kağıt çıkardı. “Bunu geçen yıl tesadüfen buldum,” dedi. Kalbim sıkıştı. Kağıdı tanıdım. Elektrik faturasıydı. Üzerinde kırmızı damga vardı: SON UYARI. Kızımın sesi çatladı. “Ben üniversitede arkadaşlarımla kahve içerken… annem elektriğin kesilmemesi için gece temizliğe gidiyormuş.” Salon tamamen sessizdi artık. “Ve ben bunu yıllarca bilmiyordum.” Gözlerim doldu. Çünkü insan bazen en çok, sevdiği kişinin kendi acısını geç fark etmesine üzülüyor. Kızım bana baktı. “Son aylarda senden uzak durduğumu sandın, biliyorum.” İlk kez başımı kaldırdım. “Ama senden uzaklaşmıyordum anne… sana bir hayat hazırlıyordum.” Sonra elini girişteki siyah örtüye uzattı. Bir hareketle çekti. Altındaki bronz plaka ortaya çıktı. Ve o an nefesim kesildi. Plakada şunlar yazıyordu: “Bu merkez, hayatını başkaları için tüketen kadınlara ücretsiz destek sağlamak amacıyla kurulmuştur. Kurucu: Elif Yılmaz İlham kaynağı: Annesi Elena.” Salon yeniden alkışlarla doldu. Ama ben sadece kızımı izliyordum. “Ben…” diyebildim güçlükle. “Ben anlamıyorum…” Kızım kürsüden indi. Yanıma geldi. Ellerimi tuttu. “Bu bina bir huzurevi değil anne.” Gözlerimin içine baktı. “Burası yalnız bırakılmış kadınlar için bir yaşam merkezi.” Şaşkınlıkla etrafa baktım. “Psikolojik destek var. Sağlık hizmeti var. Meslek kursları var. Ücretsiz yemek var. Dul kadınlar için hukuki danışmanlık bile var.” Başımı salladım. Hâlâ inanamıyordum. “Ben bunu tek başıma yapmadım,” dedi. “Üniversitedeki arkadaşlarım yardım etti. Belediyeden destek aldık. İnsanlar bağış yaptı.” Sonra sesi tamamen kırıldı. “Çünkü herkes seni tanıyordu anne.” Kaşlarım çatıldı. “Neyi?” Kızım ağlayarak güldü. “Sen yıllarca herkese yardım etmişsin de haberin yok.” Bir kadın ayağa kalktı. Mahallemizdeki eczacıydı. “Benim oğlumun ilaç parasını sen ödedin,” dedi. Arka taraftan yaşlı bir adam konuştu: “Kiramı geciktirdiğim ay bana gizlice zarf bırakan sendin.”
Copyright © 2015. All Rights Reserved.