51 milyon lira bağış yapmak için bir huzurevine gitmiştim

Bölüm 2: Arda aynı akşam İstanbul’a döndü ve doğruca Kader Hanım’ın eski evine gitti. Kader Hanım’ın ölümünün üzerinden üç yıl geçmişti ama evde hâlâ tütsü, eski ahşap ve yalanların karışık kokusu vardı. Çocukken burası ona güvenli gelirdi; şimdi ise her duvar bir hapishane gibiydi. Kapıcıdan anahtarı aldı ve doğrudan Kader Hanım’ın odasına girdi. Dolapları, çekmeceleri, eski sandıkları, hatta yer döşemesinin altındaki küçük boşlukları bile tek tek aradı. En sonunda yatağın altında demirden yapılmış mavi bir sandık buldu. Kilidi paslanmıştı. Arda bir çekiçle kilidi kırdı. Kapak açılır açılmaz eski mektupların kokusu yayıldı. Onlarca mektup kırmızı bir kurdeleyle bağlanmıştı. İlk mektubun üzerinde şu yazıyordu: “Oğlum Arda’ya, Kader’in onu görmeme izin verdiği gün için…” Arda’nın parmakları uyuştu. Okumaya başladı. Şenay Hanım yazmıştı… Kazadan sonra dört ay hastanede kaldığını, başındaki darbe yüzünden hafızasının gelip gittiğini ama oğlunu hiç unutmadığını anlatıyordu. Kader’e defalarca yalvarmıştı—sadece bir kez, uzaktan da olsa Arda’yı görmesine izin vermesi için… İkinci mektupta gerçek daha karanlıktı. Kemal Yılmaz’ın ölümü bir kaza değildi. Kemal, Kader’in otel şirketinden para kaçırdığını ve bu paraları sevgilisi Mehmet Kaplan’ın hesabına aktardığını öğrenmişti. Evde büyük bir kavga çıkmıştı. O gece Kemal’in arabası uçurumdan yuvarlanmıştı. Şenay hayatta kalmıştı. Ama Kader, doktora para vererek onu “akli dengesi bozuk” ilan ettirmiş ve Arda’yı kendi yanına almıştı. Arda mektupları okudukça içinde 40 yıllık karanlık alevlenmeye başladı. Bir mektupta Şenay Hanım, Arda’nın okulunun önüne gittiğini yazıyordu. Demir çitin arkasından onu izlediğini… Ama Kader’in onu “deli kadın” diye bağırarak kovduğunu… Arda o günü hatırladı. Bulanık bir yüz… demir parmaklıklar… ağlayan bir kadın… ve halasının sert sesi: — Oraya bakma, o deli! Şimdi her yalan gerçek yüzünü göstermişti. Sandığın dibinde eski bir fotoğraf da vardı. 5 yaşındaki Arda annesinin kucağındaydı. Arkada Kemal gülümsüyordu. Fotoğrafın arkasında şu yazıyordu: “Oğlum asla unutmasın, annesi onu bırakıp gitmedi.” Arda hıçkıra hıçkıra ağladı. Ama o gözyaşlarının içinde bir karar da netleşti. Sonraki 48 saat içinde avukatlar, özel dedektifler ve emekli polislerle iletişime geçti. Mehmet Kaplan hâlâ hayattaydı ve İzmir’de sahte bir kimlikle yaşıyordu. Kader’in banka hareketleri, eski doktorun aldığı paralar, huzurevine yapılan ödemeler… Hepsi birer birer ortaya çıkmaya başladı. Üçüncü gün Arda yeniden huzurevine gittiğinde, annesine gerçeği anlatmaktan korkuyordu. Ama Şenay Hanım yüzüne bakar bakmaz her şeyi anlamıştı. O akşam huzurevinin dışında iki yabancı adam belirdi. Onlar Mehmet Kaplan’ın adamlarıydı. Dosyanın yeniden açıldığını öğrenmişlerdi. Gece çöktüğünde huzurevinin elektrikleri kesildi. Ve o iki adam içeri girdi. Amaçları Şenay Hanım’ı sessizce kaçırmaktı… gerçeği bir kez daha yok etmek için. Ama bu kez Arda çocuk değildi. Önceden güvenlik önlemlerini almıştı. İtiş kakış başladı. Camlar kırıldı. Bir güvenlik görevlisi yaralandı. Şenay Hanım korkudan titriyordu. Ama Arda tekerlekli sandalyenin önünde durdu. Kimsenin ona dokunmasına izin vermedi. Yakalanan adamlardan biri, polise her şeyi itiraf etti: Onları Mehmet Kaplan göndermişti… ve 40 yıl önce Kader’le birlikte arabanın frenlerini kestiren de oydu. Arda, artık en büyük gerçeğe ulaştığını sandı. Ama asıl darbe henüz gelmemişti. Polis sorgusunda Mehmet Kaplan şunu söyledi: Kader, Arda’yı sevdiği için büyütmemişti. Kemal’in tüm serveti Arda’nın üzerine kayıtlıydı. Ve onun vasisi olarak tüm imparatorluğu kontrol edebilirdi. Arda’nın ayaklarının altındaki zemin kaydı. Annesi sandığı kişi… Onun çocukluğunu çalan kişiydi.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.