60 YAŞINDAKİ BİR KADINLA EVLENDİM
“Ne olursa olsun kapıyı açma,” dedi Nevra. “Çünkü dışarıdaki kişi, annenin yıllardır öldüğünü sandığın biri…”Bir an ne söylediğini anlayamadım. Kapının arkasından yeniden üç sert vuruş duyuldu. Tak. Tak. Tak. Odadaki sessizlik öylesine ağırlaşmıştı ki kendi kalp atışlarımı duyabiliyordum. Nevra bileğimi bırakmıyor, gözlerini kapıdan ayırmıyordu. “Kim var orada?” diye sordum.Nevra başını hızla çevirdi. “Sesini alçalt.” “Nevra, düğün gecemizde bana annemle ilgili bir sırdan söz ediyorsun. Kapının arkasında da ölü sandığımız birinin olduğunu söylüyorsun. Benden sakin olmamı bekleyemezsin.” Nevra gözlerini kapattı. “Biliyorum.” Kapının ardından bu kez yaşlı bir erkek sesi duyuldu. “Nevra… Benim. Kapıyı aç.”Boğazım düğümlendi. Bu sesi hayatımda yalnızca birkaç kez duymuştum. Ama unutmak mümkün değildi. Çünkü çocukken annemin eski kasetlerinden birinde aynı ses vardı. Annem bir doğum günü görüntüsünü izlerken bana, “Bu senin dayın Cemal,” demişti. Cemal Dayı’nın ben daha doğmadan yıllar önce bir trafik kazasında öldüğünü anlatmıştı. Nevra kapıya doğru bir adım attı.“Git buradan,” dedi. Dışarıdaki adam cevap verdi. “Artık çok geç. Baran gerçeği öğrenmek zorunda.” Kapıya yöneldim ama Nevra önüme geçti. “Hayır.” “Neden?” “Çünkü o adamın burada olması bile tehlikeli.” “Nevra, çekil.”Birkaç saniye birbirimize baktık. Sonunda Nevra kenara geçti. Kapının kilidini açtım. Karşımda altmışlarının sonlarında, uzun boylu, gri saçlı bir adam duruyordu. Yüzü yorgundu. Sağ kaşının üzerinde eski bir yara izi vardı. Adam beni görünce olduğu yerde dondu. Gözleri doldu. “Sen…” dedi. “Tıpkı babana benziyorsun.” Nevra hemen kapıyı kapattı.“Cemal, buraya gelmemeliydin.” Demek gerçekten oydu. Annemin öldü dediği Cemal Dayı. “Biri bana ne olduğunu anlatacak mı?” diye bağırdım. Cemal ağır ağır sandalyeye oturdu. Nevra yatağın kenarında kaldı. İkisi de birbirine bakıyordu ama konuşmaya cesaret edemiyordu. Sonunda Cemal cebinden eski, sararmış bir fotoğraf çıkardı.Fotoğrafta üç genç kadın ve bir adam vardı. Kadınlardan birini hemen tanıdım. Annem Sare. Yanındaki kadın ise çok daha genç haliyle Nevra’ydı. Üçüncü kadının kim olduğunu bilmiyordum. “Bu fotoğraf yirmi sekiz yıl önce çekildi,” dedi Cemal. Fotoğrafı ellerim titreyerek tuttum. “Annem sizi tanıyor muydu?”Nevra acı bir tebessümle karşılık verdi. “Tanıyordu.” “Nasıl?” Cemal öne eğildi. “Çünkü Nevra, annenin öz kardeşi.” Sanki odanın içindeki hava bir anda çekilmişti. Fotoğraf elimden düştü. “Ne?” Nevra ağlamaya başladı. “Ben Sare’nin ablasıyım.” Geri geri birkaç adım attım. “Bu mümkün değil.” “Ne yazık ki mümkün.” “Yani ben…” Cümleyi tamamlayamadım. Nevra hemen ayağa kalktı.“Hayır Baran. Düşündüğün şey değil.” “Sen annemin kardeşiysen benim teyzemsin!” “Biyolojik olarak hayır.” Bu kez Cemal konuştu. “Sare de sandığın kişi değil.” Başım dönmeye başladı. Duvara yaslandım. Cemal yerdeki fotoğrafı aldı.“Bu fotoğraftaki üçüncü kadını görüyor musun?” Başımı salladım. “Onun adı Feraye’ydi.” Nevra devam etti. “Feraye benim gerçek kardeşimdi. Sare ise çocukken ailemizin yanına alınmıştı. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetmişti. Yıllarca onunla gerçek kardeş gibi büyüdük.” “Peki doğum lekesi?” Nevra omzundaki lekeye baktı.“Çünkü bu leke bizim ailemizde vardı. Feraye’de de vardı.” İçimde kötü bir his yükseldi. “Feraye’nin benimle ne ilgisi var?” Nevra cevap vermedi. Cemal verdi. “Çünkü Feraye senin gerçek annen.” O an dizlerimdeki güç kayboldu ve sandalyeye çöktüm. Hayatım boyunca annem sandığım Sare’nin aslında biyolojik annem olmadığını öğreniyordum.