KOCAMLA ANNEM, YİRMİ YEDİ YIL BOYUNCA BİRBİRLERİNE ZORLA TAHAMMÜL ETTİLER

“Hanımefendi… kocanız bu gece nerede?” İşte o anda, Orhan’ın cenazeden neden benden önce ayrıldığını fark ettim… Telefonumu çıkardım ve onu aradım.Bir kez. İki kez. Üç kez. Doğrudan telesekretere düştü. “Telefonu kapalı,” dedim. Polislerden yaşça büyük olanı, elindeki belgeyi verandanın ışığına doğru kaldırdı. “Bu evrakı daha önce gördünüz mü?” Başımı salladım. “Hayır.” Kâğıdın üzerinde yirmi yedi yıl önce düzenlenmiş bir şirket kayıt belgesi vardı. Annemin o dönem sahip olduğu tekstil firmasının adı yazıyordu. Altında ise şirketin mali işler bölümünde çalışan bir kişinin bilgileri bulunuyordu. Fotoğrafa bakınca nefesim kesildi. Adam daha gençti. Saçları daha gürdü. Yüzü daha zayıftı. Ama gözleri aynıydı. Orhan’dı. Fakat ismi Orhan değildi. Selim Arca. “Bu ne demek?” diye fısıldadım. Polis cevap vermek yerine kutunun içindeki diğer belgeleri çıkardı. Banka dekontları. Eski gazete kupürleri. Bir ölüm belgesi. Ve üzerinde kırmızı kalemle annemin yazısının bulunduğu küçük bir not. Polis ölüm belgesini önümde açtı. Selim Arca. Ölüm tarihi tam yirmi yedi yıl öncesine aitti. Başımı kaldırdım. “Bu imkânsız. Bu fotoğraftaki adam benim kocam.” Polis ciddi bir ifadeyle bana baktı. “Görünüşe göre kocanızın size anlattığı hayat, sandığınızdan çok daha sonra başlamış.” Ayakta duramayacağımı hissedince verandadaki sandalyeye oturdum. Kutudan çıkan belgeler birleştirildikçe geçmişte yaşananlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Yirmi yedi yıl önce annemin şirketinden çok büyük miktarda para kaybolmuştu. O yıllarda bugünkü değerle milyonları bulacak bir meblağdı. Şirkette yapılan incelemede şüpheler mali işler sorumlusu Selim Arca üzerinde yoğunlaşmıştı. Ancak Selim ifade veremeden ortadan kaybolmuştu. Üç gün sonra şehir dışında yanmış bir otomobil bulunmuştu. Araç Selim’e aitti. İçeride kimliği belirlenemeyecek durumda bir ceset vardı. O dönemin imkânlarıyla yapılan incelemelerde ölen kişinin Selim olduğuna karar verilmişti. Dosya kapanmıştı. Ama annem buna hiç inanmamıştı. Çünkü kazadan bir gece önce Selim onun evine gelmişti. Bunu, kutunun içinden çıkan annemin el yazısıyla tuttuğu günlük sayfalarından öğrendim. “Bu gece Selim kapıma geldi. Öldüğünü sandıkları adam karşımda duruyordu. Parayı kendisinin aldığını itiraf etti. Kaçacağını söyledi. Beni de susmam için tehdit etti.” Satırları okurken ellerim buz kesmişti. Sonraki sayfada daha korkunç bir ayrıntı vardı. Selim yalnız değildi. Şirketten çaldığı paranın bir bölümünü annemin iş ortağıyla birlikte kaçırmıştı. Arabada bulunan ceset de o ortağa aitti. Kaza sandığım şey aslında onların kaçış planının parçasıydı. Orhan, yani Selim, kendi ölümünü sahnelemişti. Annem gerçeği biliyordu. Ama konuşmamıştı. “Neden?” diye bağırdım. “Annem neden polise gitmemiş?” Memur kutunun dibindeki başka bir zarfı bana uzattı. Üzerinde yalnızca benim adım yazıyordu. Zarfı açtım. İçinden annemin yıllar önce yazdığı fakat hiç göndermediği bir mektup çıktı. “Kızım, bunu okuyorsan artık sana gerçeği anlatabilecek durumda değilim. Sustuğum için beni affetmeni beklemiyorum. Ama o gece Selim beni yalnızca şirketle tehdit etmedi. Seni de tehdit etti. O zaman daha yirmili yaşlarının başındaydın. Seni takip ettiğini, nerede çalıştığını bildiğini söyledi. Polise gidersem sana zarar vereceğine yemin etti. Korktum. Hayatımda ilk kez gerçekten korktum.” Gözlerim doldu. Mektubun devamında annem, Selim’in ortadan kaybolduğunu ve yıllarca ondan haber alamadığını yazmıştı.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.