MAHKEME SALONUNUN KAPISI AÇILDI
“Tam o anda mahkeme salonunun ağır kapısı açıldı. İçeri giren kişiyi gördüğüm anda nefesim kesildi.” Kapıda duran adamı en son kırk altı yıl önce görmüştüm. Saçları artık tamamen beyazlamış, omuzları çökmüş, yüzü yılların bıraktığı derin çizgilerle kaplanmıştı. Fakat gözlerini tanımamam mümkün değildi. Salonun içindeki uğultu bir anda kesildi. Kızım Burçin sandalyesinden doğruldu. Oğlum Sinan ise yüzü bembeyaz olmuş halde kapıdaki adama bakıyordu. “Bu…” diye kekeledi. “Bu adam kim?” Adam ağır adımlarla içeri girdi. Elinde eski, kahverengi bir evrak çantası vardı. Benim yanıma gelmedi. Doğrudan hâkimin karşısında durdu. “Geciktiğim için özür dilerim,” dedi. “Uçuşum ertelendi.” Hâkim kaşlarını çattı. “Kim olduğunuzu açıklayın.” Adam derin bir nefes aldı. “Benim adım Şahin Ersoy.” Bu isim Burçin ve Sinan için hiçbir şey ifade etmiyordu. Ama benim kalbimde kırk altı yıldır kilitli duran bir kapıyı açmıştı. Şahin, eşim Rauf’un en yakın arkadaşıydı. Daha doğrusu herkes öyle sanıyordu. Rauf ölmeden önce birlikte küçük bir ilaç şirketinde çalışmışlardı. Şahin araştırma bölümündeydi, Rauf ise şirketin mali işlerini yürütüyordu. Sinan sabırsızca ayağa kalktı. “Bunun bizim davamızla ne ilgisi var?” Şahin başını ona çevirdi. “Sandığından çok daha fazla.” Ardından elindeki çantayı açtı. İçinden sararmış belgeler, mühürlü bir zarf ve eski tarihli birkaç fotoğraf çıkardı. Hâkim belgeleri zabıt kâtibine uzatmasını istedi. Ben o sırada Eylül’ü göğsüme bastırmıştım. Şahin bana baktı. Gözlerinde suçluluk vardı. Kırk altı yıldır taşıdığı türden bir suçluluk. “Bunu artık anlatmalıyız, Naciye,” dedi. Başımı yavaşça salladım. Burçin bana döndü. “Neyi anlatmalısınız?” Cevabı ben verdim. “Babanız ölmeden birkaç ay önce ağır bir hastalığı olduğunu öğrenmişti.” Sinan kaşlarını çattı. “Bunu zaten biliyoruz.” “Hayır,” dedim. “Siz hikâyenin yalnızca yarısını biliyorsunuz.” Rauf, hastalığının hızla ilerlediğini öğrendiğinde çocuklarımız henüz küçüktü. Doktorlar birkaç ayı kaldığını söylemişti. O günlerde tıp bugünkü kadar ilerlemiş değildi ama bazı özel klinikler erkeklerden üreme hücrelerini dondurarak saklamaya başlamıştı. Rauf ölmeden önce böyle bir işlem yaptırmıştı. Burçin gözlerini büyüttü. “Babam…?” “Evet.” Salon yeniden uğultuyla doldu. Hâkim eliyle sessizlik istedi. Şahin söze girdi. “İşlemi ben organize ettim. O dönem çalıştığımız şirketin bağlantıları vardı. Rauf, gelecekte tıp gelişirse Naciye Hanım’ın bir gün yeniden çocuk sahibi olabilme ihtimali olsun istemişti.” Sinan öfkeyle güldü. “Bu saçmalık! Kırk altı yıl boyunca mı saklandı?” “Evet,” dedi Şahin. Sonra masadaki belgelerden birini gösterdi. “Depolama kayıtları burada. Numunelerin yıllar boyunca farklı laboratuvarlara aktarılma kayıtları da mevcut.” Burçin’in avukatı hemen ayağa kalktı. “Sayın hâkim, bunların sahte olup olmadığını bilmiyoruz.” Hâkim sakin bir sesle cevap verdi. “Bunu bilirkişi incelemesi belirler.” Şahin cebinden başka bir zarf çıkardı. “Buna gerek kalmayabilir. Bağımsız DNA laboratuvarının raporu da burada.” Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı. O raporun sonucunu biliyordum. Ama çocuklarım bilmiyordu. Hâkim zarfı açtı. Uzun birkaç saniye boyunca sessizce okudu. Sonra gözlerini bana kaldırdı. “Bu rapora göre bebeğin biyolojik annesi sizsiniz.” Başımı salladım. “Evet.” “Ve biyolojik babası…” Hâkim kısa bir süre durdu. “Merhum eşiniz Rauf Bey.” Burçin ellerini ağzına kapattı. Sinan ise sanki biri sandalyesini altından çekmiş gibi yeniden oturdu. “Bu mümkün olamaz,” diye fısıldadı. “Ben de yıllarca mümkün olmadığını düşündüm,” dedim. Aslında Eylül’ün dünyaya gelişi bir anda verilmiş çılgınca bir karar değildi. Yetmiş yedi yaşımdayken, Rauf’un saklanan örneklerinin bulunduğu kliniğin kapanacağına dair bir mektup almıştım. Numuneleri imha edeceklerdi.