80 yaşındaki annem, eski bir arkadaşını ziyaret etmek için evden ayrıldı
"Senin hemen gelip beni eve götürmenden korktum. Feraye'nin yanında kalmak istedim. Ama hastanede doğru dürüst yemek yemedim. Uykusuz kaldım. Midem bulandı. Son iki gün neredeyse yalnızca çay içtim." İçimde öfke ve üzüntü birbirine karıştı. "Anne, sen de seksen yaşındasın. Kendini böyle tehlikeye atamazsın." "Haklısın kızım." İlk kez hiçbir bahane üretmemişti. Sonra siyah bavulu sordum. Annemin gözlerinden yaşlar aktı. "O bavul Feraye'nin ağabeyi Selahattin'indir." Üçüncü fotoğraftaki yaşlı adamı hatırladım. "Neden sende?" "Selahattin Bey yıllar önce yurt dışından döndüğünde bütün aile fotoğraflarını o bavulda toplamış. Feraye rahatsızlanmadan önce bana onları göstermek istedi. Eski fotoğraf makinesini de verdi. Hastaneye giderken bavul konukevindeki odasında kaldı. Sonra Selahattin Bey aradı ve eşyaları güvenli şekilde saklamamı istedi. Feraye'nin bana bırakmak istediği bir zarf da içindeydi." "Ama bunlar neden hâlâ bizde?""Çünkü zarfı açmaya cesaret edemedim. Bavulu da sahibine geri götürmek istiyorum." Annem yorgun gözlerle bana baktı. "Tomris, Feraye beni son kez görmek istemiş olabilir. Ben de onu kaybetmekten çok korktum." Elini tuttum. O anda kızgınlığımın altında kendi korkumun bulunduğunu anladım. Annemi kaybetmekten korkuyordum. Ertesi sabah doktorların önerisiyle gerekli kontroller tamamlandı. Annemin sıvı ve beslenme desteğine iyi yanıt verdiği görüldü. Taburcu edilmeden önce düzenli beslenmesi, ilaçlarının gözden geçirilmesi ve kısa süre içinde yeniden değerlendirilmesi planlandı. Onu eve götürdüğümde ilk işim bavulu salona taşımak oldu. Kahverengi zarfın üzerinde titrek bir el yazısıyla şu cümle vardı: "Mübeccel'e, birlikte geçirdiğimiz yılların hatırına." Annem uzun süre zarfa baktı. Sonunda açmamı istedi. İçinden üç sayfalık bir mektup ve küçük bir anahtar çıktı. Mektupta Feraye, yıllar önce aralarının neden açıldığını anlatıyordu. Gençken ikisi aynı mahallede yaşamış, birlikte öğretmen olmayı hayal etmişti. Fakat Feraye ailesinin isteğiyle başka şehre taşınınca görüşmeleri seyrekleşmişti. Sonra annemin gönderdiği bir mektup yanlış adrese gitmiş, Feraye cevap beklerken kırılmıştı. Yıllar boyunca ikisi de diğerinin artık görüşmek istemediğini sanmıştı.Feraye, mektubun sonuna şunları yazmıştı: "Mübeccel, sana söyleyemediğim çok şey var. En çok da seni yıllarca yanlış anladığım için üzgünüm. Bahçedeki küçük ahşap sandığın anahtarı sende kalsın. İçinde gençliğimizin fotoğrafları ve sana yazıp gönderemediğim mektuplar var. Onları okuduğunda bilmeni isterim ki seni hiçbir zaman unutmadım." Annem mektubu göğsüne bastırdı. "Ben de onu hiç unutmadım," diye fısıldadı. Bir hafta sonra annemin kontrolleri iyi gidince, doktorunun yolculuk için belirttiği önlemleri dikkate alarak Çınar Konukevi'ne birlikte gitmeye karar verdik. Gitmeden önce kurumla görüşüp Feraye'nin durumunu sorduk. Hastaneden taburcu edilmişti ama dinlenmesi gerekiyordu. Kısa bir ziyaret yapabileceğimizi söylediler.Yola çıkarken siyah bavulu arabaya yerleştirdim. Annem yanımda oturuyordu. Elinde Feraye'nin mektubu vardı. Konukevine vardığımızda bizi Selahattin Bey karşıladı. Bavulu görünce gözleri doldu. "Ailemizin yıllardır sakladığı her şey burada," dedi. Bavulu ona teslim ettim. Ardından bize Feraye'nin durumunu anlattı. Ciddi bir kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırılmış, tedavisi düzenlenmişti. Doktorları yakın takip gerektiğini söylemişti. Henüz tamamen iyileşmiş değildi. Annemin yanına eğildi. "Kardeşim sizin geldiğinizi duyunca çok sevindi."Feraye'yi bahçeye bakan küçük bir odada bulduk. Koltuğuna yaslanmıştı. Annemi görünce iki elini uzattı. "Mübeccel!" Annem yavaşça yanına gitti. İki yaşlı kadın birbirine sarıldığında hiçbirimiz konuşamadık. Feraye gözyaşları içinde, "Beni bırakıp gittin sandım," dedi. Annem başını iki yana salladı. "Kendimi toparlayınca geri gelecektim. Bu sefer kızım da benimle geldi." Feraye bana döndü. "Annen çok inatçıdır. Gençken de öyleydi." "Biliyorum," dedim gülümseyerek. "Ama bundan sonra sağlığını ihmal etmesine izin vermeyeceğim." Selahattin Bey bahçedeki küçük sandığı getirdi. Annem anahtarı kilide soktu. İçinden sararmış mektuplar, kurdeleyle bağlanmış fotoğraflar ve eski bir defter çıktı. Defterin ilk sayfasında iki genç kızın el yazısıyla yazdığı bir söz vardı: "Kaç yaşına gelirsek gelelim, birbirimizi unutmayacağız." Annem deftere baktı, sonra Feraye'nin elini tuttu. "Sözümüzü geç de olsa tuttuk." O günden sonra hayatımız değişti. Annem kontrollerini aksatmadı. Düzenli yemek yemeye, dinlenmeye ve kendisini yoran şeyleri benimle paylaşmaya başladı. Feraye'nin tedavisi de doktor gözetiminde sürdü. Bazen görüşebildiler, bazen yalnızca telefonla konuştular. Kötü günlerini birbirlerinden saklamadılar.Bir pazar akşamı annem yine mutfağımızdaydı. Eskisi gibi herkese börek hazırlamaya kalkışmamış, benimle birlikte küçük bir tepsi yapmıştı. Masaya oturduğumuzda telefon çaldı. Arayan Feraye'ydi. Annem telefonu açıp gülümsedi. "Seni aramak üzereydim." Onları konuşurken dinledim. Yılların uzaklığı, kaçırılmış mektuplar ve korkuyla geçen o yedi gün artık geride kalmıştı. O gece anladım ki siyah bavulun taşıdığı en değerli şey fotoğraflar ya da mektuplar değildi. İçinde, iki insanın yıllar boyunca söyleyemediği sözler vardı. Annem bana ise daha önemli bir şey öğretmişti: Sevdiklerimizi korumak, onların geçmişini ve dostluklarını ellerinden almak değil; ihtiyaç duyduklarında yanlarında durmak, korkularını dinlemek ve birlikte doğru yolu bulmaktı. Annem seksen yaşındaydı. Önümüzde ne kadar zaman olduğunu bilmiyorduk. Ama artık hiçbirimiz sevgimizi söylemek için yıllar geçmesini beklemeyecektik.