ANNEMİ KAYBETTİKTEN SONRA BENİ ÜVEY BABAM BÜYÜTTÜ
“Karşımda duran kişiyi gördüğüm anda nefesim kesildi. Çünkü o yüzü en son, yıllar önce annemin cenazesinde çekilmiş eski bir fotoğrafta görmüştüm. Ve o kişinin yıllar önce öldüğüne inanıyordum.” Kapının eşiğinde duran adamın yüzüne öylece bakakaldım.Saçları neredeyse tamamen beyazlamıştı. Omuzları çökmüş, yanakları incelmişti. Ama gözleri… O gözleri unutamazdım. Çocukluğum boyunca annemin dolabının en alt çekmecesinde sakladığı eski fotoğraflardan birinde görmüştüm onu. Annem gençti o fotoğrafta. Yanında uzun boylu, koyu saçlı bir adam vardı. Adam kolunu onun omzuna atmış, kameraya gülümsüyordu. Bir keresinde anneme kim olduğunu sormuştum. Yüzü bir anda değişmişti. “Eski bir aile dostu,” demişti. Sonra fotoğrafı elimden alıp tekrar çekmeceye koymuştu. Annem öldükten sonra aynı adamı cenaze günü mezarlığın uzağında görmüştüm. En azından gördüğümü sanıyordum. O zaman dört yaşındaydım. Yıllar sonra Cevahir bana o kişinin annemin gençlik yıllarında tanıdığı Rauf adında biri olduğunu ve annemin ölümünden kısa süre sonra onun da bir trafik kazasında öldüğünü söylemişti. Şimdi ise Rauf karşımdaydı. Canlıydı. “Sen…” diyebildim. “Sen ölmüştün.” Adamın yüzü acıyla buruştu. “Biliyorum.” Bir adım geriledim. “Benden uzak durun.” Kapıyı kapatmadı. Ellerini iki yana açtı. “Sana zarar vermeyeceğim.” “Ben sizi tanımıyorum.” “Hayır,” dedi kısık bir sesle. “Ama ben seni tanıyorum, Pınar.” Adımı onun ağzından duymak midemi düğümledi. “Benim adımı nereden biliyorsunuz?” Rauf gözlerini kapattı. “Çünkü sen benim kızımsın.” Sanki biri göğsümün ortasına yumruk atmıştı. Bir an nefes alamadım. Sonra istemsizce güldüm. Ama bu neşeden değildi. Sinirden, korkudan, olanları reddetmeye çalışmaktan çıkan kısa, bozuk bir sesti. “Hayır.” “Pınar—” “Hayır!” Sesim sokağın sessizliğinde yankılandı. “Benim babam Cevahir.” Rauf başını eğdi. “Biliyorum.” “Hayır, bilmiyorsunuz. O beni büyüttü. Hastalandığımda sabaha kadar başımda bekledi. İlk bisikletimi o aldı. Üniversiteye gittiğim gün benden gizli ağladı. Düğünümde beni o yürüttü. O benim babam.” “Bunu senden almaya çalışmıyorum.” “Öyleyse neden bunları söylüyorsunuz?” Rauf uzun süre sustu. Sonra kapının arkasındaki küçük masadan sararmış bir zarf aldı. Üzerinde annemin el yazısı vardı. Pınar bir gün gerçeği öğrenmek zorunda kalırsa. Dizlerimdeki güç çekildi. O el yazısını tanıyordum. Annemin tarif defterinde, eski kartpostallarında, bana çocukken yazdığı küçük notlarda aynı kıvrımlı harfler vardı. “İçeri gel,” dedi Rauf. Gitmeliydim. Arabaya binip hastaneye dönmeliydim. Cevahir’in yanına… Birden aklıma hastane odası geldi. Onu hâlâ yaşıyor gibi düşünüyordum. Oysa birkaç dakika önce hemşire bana Cevahir’in ben odadan çıktıktan kısa süre sonra kalbinin durduğunu söylemişti. Babam ölmüştü. Ve son nefesinde beni buraya göndermişti.