Aramak için nişanlımın telefonunun kilidini açtığımda
PARTE 3 Elif o ses kaydını tam 4 kez dinledi. Sözler anlaşılmadığı için değil; iki yıldır hayat kurmayı hayal ettiği adamın, kendi evi hakkında böylesine soğukkanlı konuşabilmesini kabullenmek zorunda olduğu için. — Evlendikten sonra mecbur imzalayacak, diyordu Kerem. Yılda sadece 5 hafta sonu gittiği bir bağ evi yüzünden düğünü yakacak hali yok ya. O zamana kadar zaten rezervasyonlar dolmuş olur, kabullenmesi daha kolaylaşır. Ardından Sevim Hanım lafa giriyordu: — Önce kararların hep birlikte alınmasına alışması lazım. Sen bir laf ettiğinde o her seferinde “bu benim” diyecek olursa, asla bir eş gibi düşünemez. Kerem gülüyordu. — Sen orasını bana bırak. — Âşık bir kadın, yalnız kalmamak için her şeye boyun eğer, diye kestirip atıyordu Sevim Hanım. Nehir bu konuşmayı, yer gezisi sırasında içine sinmeyen bir şeyler olduğu için gizlice kaydetmişti. Kerem kaporayı şahsi hesabına istemiş, makbuz kesmeyi reddetmiş ve Elif’i “zor bir mülk sahibi” olarak tanıtıp sözleşmeyi daha sonra imzalayacağını söylemişti. Nehir ev sahibiyle bizzat görüşmekte ısrar edince de kadın yurt dışında çalışıyor demişti. Birkaç gün sonra Nehir tesadüfen Elif’in iş profiline denk gelmiş ve İstanbul’da yaşadığını öğrenmişti. Elif, daha önce gayrimenkul projelerinde birlikte çalıştığı avukatı Leyla Hanım’ı aradı. Tapuyu, ilan ekran görüntülerini, sahte imzalı izin belgesini, 18.000 avroluk talep yazısını, bahçenin fotoğraflarını ve ses kaydını ona iletti. — Ellerindeki her şeyi henüz onlara açık etme, dedi Leyla Hanım. Bir görüşmeyi kabul etmesini ve taleplerini yazılı olarak netleştirmelerini istemesini tavsiye etti. Sevim Hanım’ın akıl hocası olan kuzeni Tarık, Kerem ve annesinin bağ evine “ticari değer kazandırdığını”, dolayısıyla Elif’in müstakbel eşinin buradan hak talep etme hakkı olduğunu iddia eden bir cevap gönderdi. Ayrıca sözde zehirlenme konusunda direttiler; oysa tıbbi belgeler yalnızca basit bir mide üşütmesini gösteriyor, buna neyin sebep olduğunu belirtmiyordu. Görüşme bir cuma günü Kadıköy’de bir kafede ayarlandı. Leyla Hanım hemen yakındaki bir masaya oturdu, gerekirse müdahale etmeye hazırdı. Kerem, nişan fotoğraflarında giydiği o mavi gömlekle geldi. Sevim Hanım elinde kalın bir dosya tutuyordu. Tarık ise arkalarından elinde çantası ve son derece ciddi bir yüz ifadesiyle belirdi. — Aklını başına toplamana sevindim, dedi Kerem. Hâlâ düğünü kurtarabiliriz. Sevim Hanım dosyayı açtı. — Önce benden özür dileyeceksin. Beni o hâlde hasta hasta kapının önüne koydun, şimdi de hiçbir suçun yokmuş gibi davranıyorsun. Tarık masaya özel klinik faturalarını, ilaç fişlerini, taksi harcamalarını ve bağ evinde sözde yapılan işlemlerin listesini koydu. Listenin altındaki toplam tamı tamına 18.000 avroydu. — Parayı ödersin, bana evin bir yedek anahtarını geri verirsin, biz de bu talebi geri çekeriz, dedi Sevim Hanım. Sonra oğlum seninle evlenmek isteyip istemediğine karar verir. Elif, Kerem’e baktı. Aylardır nikâh salonunda yolunu gözleyeceğini düşündüğü adama baktı. Şimdiyse karşısında, düğünü kaybetme korkusuyla bir kadının evini elinden alabileceğini sanan aciz birinden başkasını göremiyordu. — Kaç kişiye düğün yeri sattınız siz? Üçü de sustu. — Hiç kimseye, diye cevap verdi Tarık. Sadece ayaküstü ön görüşmeler yapıldı. Elif, Nehir’in gönderdiği dekontu masaya bıraktı. — Burada Kerem’in hesabına yatırılmış 3.500 avro var. — O geçici bir ön ödemeydi, hemen iade edebilirim, diye kekeledi Kerem. Elif iki dekont daha çıkardı. İlanı gördükten sonra, orada sünnet düğünü yapmayı planlayan bir aileye ve ekim ayında evlenmeyi düşünen başka bir çifte daha ulaşmıştı. Toplamda bu üç müşteriden tam 8.900 avro tahsil edilmişti. Paranın bir kısmı ortada yoktu bile. Kerem bir kısmıyla kredi kartı borçlarını kapatmış, bir kısmıyla da ikinci el bir araba için kapora vermişti. Sevim Hanım başını hızla oğluna çevirdi. — Hani paraya hiç dokunmamıştın sen? Bu tek cümle her şeyi açığa çıkardı. Kadının toplanan paralardan baştan beri haberdar olduğunu ispatlıyordu. — Anne, sus bir, diye homurdandı Kerem. Tarık durumu toparlamaya çalıştı. — Bu mesele aile arasında tatlıya bağlanabilir. — Benim atmadığım bir imza o belgede yer aldığı an, bu mesele aile meselesi olmaktan çıktı, dedi Elif. Yetki belgesini masanın üzerinden onlara doğru kaydırdı. Belge, Kerem’e 5 yıl boyunca o evde organizasyon yapma yetkisi veriyordu. Elif’in ikinci soyadı yanlış yazılmıştı ve imza, kimlik kartındaki fotoğrafından acemice kopyalanmış gibi duruyordu. O an, haftalar önce hiç önemsemediği bir ayrıntıyı hatırladı: Kerem, düğün salonunun evraklarını tamamlayacağı bahanesiyle Elif’in kimliğinin fotoğrafını çekmişti. Hatta sözde sigorta poliçesi için tapu kaydının bir suretini istemişti. Küçük küçük söylenen bütün yalanlar bir anda yerine oturdu. — Ben hiçbir şeyi taklit etmedim, dedi Kerem. — Numaran ilanlarda yazıyor, paralar senin hesabına yatmış ve benim atmadığım imza o belgede duruyor. — Bana sözlü olarak yetki vermiştin ama! — Hayır, vermedim. — Evlenecektik biz! diye bağırdı Kerem. Bütün bunlar ikimizin geleceği içindi! Sevim Hanım sesini alçalttı. — Elif, güzel bir dairen var, iyi bir işin var, yüzüne bile bakmadığın bir bağ evin var. Kerem bir şeyler kurmaya çalışıyordu. Paylaşmayı bilmediğin için bir aileyi mi yıkacaksın şimdi? O “paylaşmak” kelimesi, atılan o çirkin çığlıktan çok daha fazla canını yaktı. Elif, Kerem iş kurmak için para biriktirdiğini söylediği için düğün masraflarının büyük kısmını kendi cebinden ödemişti. Ona iş görüşmeleri ayarlamış, kendisinden daha az kazanmasını hiçbir zaman yüzüne vurmamıştı. Elif için paylaşmak, kendi rızasıyla gönülden vermekti. Onlar içinse, bir kadını artık “hayır” diyemez hâle getirene kadar sindirmek demekti. — Paylaşmak demek, bir insan itiraz etmekten yorulana kadar ona ait olanları zorla gasp etmek demek değildir. Kerem ses tonunu yumuşatmaya çalıştı. — Bizi düşün lütfen. Davetiyeler basıldı, dağıtıldı bile. Annen elbisesini aldı. İzmir’den amcanlar gelecek. Gerçekten üç beş gül fidanı ve birkaç rezervasyon yüzünden iki yılı çöpe mi atacaksın? — Ben seninle üç beş gül fidanı yüzünden ayrılmıyorum. Çok daha büyük şeyleri elimden almadan önce ne kadar ezilip bükülebileceğimi denediğin için bitiriyorum. Sevim Hanım sinirli bir kahkaha attı. — Bu çok saçma. — Asıl saçmalık, oğlunun benim kendi evime girip girmeyeceğime karar verebileceğini sanmasıydı. O sırada Leyla Hanım masasından kalktı ve yanlarına geldi. Kartvizitini masaya bıraktı ve bundan sonraki tüm iletişimin kendisi üzerinden yürütüleceğini açıkça belirtti. İlanların, mesajların ve müşterilere verilen sözleşmelerin tüm kopyalarını güvenceye almışlardı. Ayrıca başkasına ait bir mülk üzerinden haksız kazanç sağlamak ve evrakta sahtecilik suçlarından gerekli tüm yasal işlemler başlatılacaktı. Tarık aceleyle evraklarını çantasına tıkıştırdı. Sevim Hanım’ın o dik başlı tavrından eser kalmamıştı. — Oğlumun hayatını mahvedeceksin sen, dedi titreyen bir sesle. Elif sesini zerre kadar yükseltmedi. — O paraları onun hesabına ben yatırmadım. Evimi internete ben ilan vermedim. O sözleşmeye o sahte imzayı da ben atmadım. Kerem ayağa fırladı. — Buradan çekip gidersen, herkese hasta annemi sokağa attığını, sadece kendini düşünen bencil biri olduğun için düğünü iptal ettiğini anlatırım! — O aldığın kaporaları da anlatmayı unutma sakın. Böylece insanlar hikâyenin tamamını dinleyip öyle karar verirler. Elif kafeden çıktığında içinde bir zafer sarhoşluğu yoktu. Sokakta her cuma olduğu gibi el ele dolaşan çiftler, kafelere doluşan aileler vardı. Birkaç saniye durdu ve duymaya çok ihtiyaç duyduğu o gerçeği kalbinde hissetti: Canının yanması, yanlış bir karar verdiği anlamına gelmiyordu. Yas, bazen giden bir insanın ardından değil; artık var olmayacak bir geleceğin ardından tutulurdu. Takip eden aylar son derece sancılı geçti. Düğünü iptal etmek, organizasyon firmalarına verilen paraların bir kısmının yanmasına sebep oldu. Bazı akrabaları onun “fevri davrandığını” söyledi. Bir teyzesi her evlilikte kayınvalide sorunları olabileceğini, aklı başında bir kadının alttan almayı bilmesi gerektiğini ima etti. Elif’in annesi baş başa kalana kadar sessizce dinledi. — İptal edilen bir düğün para kaybettirir yavrum, dedi kızına sarılarak. Ama sınırlarına saygı duymayan biriyle evlenmek, senin koca bir ömrünü çalar. Elif annesinin bu sözünü kalbine kazıdı. Nehir ve dolandırılan diğer kişiler şikâyetçi oldular. Elif bağ evine ve sahte imzaya dair tüm belgeleri savcılığa sundu. Bilirkişi incelemesi, imzanın kesinlikle Elif’in elinden çıkmadığını tescilledi. Telefon mesajları aralarındaki görev dağılımını da kabak gibi ortaya koyuyordu: Kerem müşteri bulup parayı topluyor; Sevim Hanım evi gezdirip yapılacak yenilikleri anlatıyordu. Ortalıkta büyük bir kavga gürültü kopmadı. İfadeler, evraklar, avukatlar ve aylar süren yasal süreçler vardı sadece. Kerem, mağdurlarla anlaşma yoluna giderek kaporaları kuruşu kuruşuna geri ödemek zorunda kaldı. Kapora verdiği arabayı sattı, eksik kalan paraları denkleştirmek için oradan oraya koşturdu. Sahte imza davası ise kamu davasına dönüştü ve artık kimse bunu “sevgililer arasındaki basit bir anlaşmazlık” olarak örtbas edemiyordu. Sevim Hanım’ın sözde zehirlenme iddiası da havada kaldı. Klinik raporu sadece basit bir bağırsak bozukluğunu belgeliyordu. Mesajlar, kavanozu ardiye odasından bizzat kendisinin bulup açtığını kanıtlıyordu. Komşu Pınar Hanım da Sevim Hanım’ın Elif’in rızası olmadan iki gün boyunca evde kaldığını mahkemede doğruladı. Leyla Hanım, tahrip edilen bahçenin eski hâline getirilme masraflarını ve Sevim Hanım’ın evden götürmeye çalıştığı eşyaların bedelini karşı dava olarak açınca kadın ısrarından tamamen vazgeçti. Kerem aylar sonra bilinmeyen bir numaradan son bir mesaj attı. Her şeyin annesinin fikri olduğunu, tek amacının evliliklerine maddi katkı sağlamak olduğunu ve Elif’in “ufak bir hata” yüzünden onun itibarını yerle bir ettiğini yazdı. Elif mesajı iki kez okudu. Sonra ses kaydındaki o rahat, umursamaz ses tonunu hatırladı; evlendikten sonra nasılsa tıpış tıpış imzalayacak dediği o anı. Cevap bile vermedi. Numarayı doğrudan engelledi. Bahar geldiğinde Elif, annesi ve Pınar Hanım’la birlikte Şile’deki bağ evine gitti. Haftalarca babasıyla birlikte diktiği güllerin tamamen kuruduğunu sanmıştı ama kazılan toprağın altında birkaç tane sapasağlam kök buldular. Onları yeniden avlu duvarının dibine diktiler. Elbette hepsi tutmadı. Elif bahçedeki o boşlukları bir süre öylece bıraktı, kapatmaya çalışmadı. Aylar sonra duvarda ilk kırmızı gül açtı. Kendine güzel bir kahve yapıp verandaya oturdu. Ev sessizdi ama bu artık bir terk edilmişlik sessizliği değildi. Huzurdu, dinlenmeydi. Artık onun yerine kararlar alan, anahtarlarını izinsiz kullanan, onun adına imzalar atan ya da bir ilişkiyi sürdürmek için nelere katlanması gerektiğini dikte eden hiç kimse yoktu. Sevim Hanım’ın o lafı aklına geldi: “Âşık bir kadın, yalnız kalmamak için her şeye boyun eğer.” Sevim Hanım fena halde yanılmıştı. Yalnız olmak, bir verandada tek başına kahve içmek demek değildi. Asıl yalnızlık; sırf sırtından geçinebilsinler diye yüzüne gülen ve ona sadece işlerine geldiğinde “aile” diyen insanların arasında yaşamaktı. Elif evi aşılmaz bir kaleye çevirmedi. Bir pazar günü annesini, birkaç yakın arkadaşını, Pınar Hanım’ı ve çocuklarını öğle yemeğine davet etti. Masayı böreklerle, taptaze salatalarla, fırından yeni çıkmış sıcacık ekmeklerle donattılar; arkadan kısık sesli güzel bir müzik açıp avlu kapılarını akşama kadar ardına kadar açık bıraktılar. Kimse kendisi gibi davranmak için kimseden izin istemiyordu. Güneş çatıların ardından yavaşça batarken, Elif yeni dikilen güllerle eski güllere baktı. Bazıları yaşamaya devam etmişti. Bazıları ise kuruyup gitmişti. Geri gelmeyecek şeyler vardı elbette: İptal edilen bir düğün, paramparça olan bir güven, geleceğe dair kurulan o sahte hayaller. Ama insanı boğan, nefesini kesen şeyleri kökünden söküp attıktan sonra çok daha gür yeşeren şeyler de vardı. O gece kapıyı yeni yaptırdığı kendi anahtarlarıyla kilitledi. Kendini birilerini dışarıda bırakmış gibi hissetmedi. Nihayet, kendi hayatına yeniden adım atmış gibi hissetti.