Ben büyük ikramiyeyi kazandım, tam 18 milyon lira
Her aile toplantısında herkes aynı şeyleri söylüyordu. “Kız kısmı baba evinden pay istemez.” “Erkek evladı desteklemek gerekir.” “Annenin bedduasını alma.” Küçüklüğümden beri bunları o kadar çok duymuştum ki, bir süre sonra gerçekten suçlu olduğuma inanmıştım. Telefonu kapattıktan sonra yatağın kenarına oturdum. Otel odası sessizdi. Ama kafamın içinde annemin sesi yankılanıyordu. “Yılmaz ailesinin her şeyi ağabeyinindir…” O gece neredeyse hiç uyuyamadım. Sabah erkenden kalkıp piyango merkezine gittim. Belgeler kontrol edildiğinde görevli kadın bana gülümsedi. “Tebrik ederiz hanımefendi.” O an gerçekten kazandığımı hissettim. Ellerim titriyordu. Hayatım boyunca ilk kez… kimseye muhtaç değildim. Paranın hesaba geçmesi birkaç saat sürdü. Bankadan çıktığımda İstanbul gökyüzü bana hiç olmadığı kadar parlak görünüyordu. İlk iş olarak küçük ama şık bir daire satın aldım. Sonra kendime yıllardır almak isteyip alamadığım bir bilgisayar ve birkaç kitap aldım. Akşam üzeri telefonum tekrar çaldı. Bu kez arayan ağabeyimdi. Ses tonu her zamanki gibi buyurgandı. “Tülay, annem sabahtan beri ağlıyor. Daha ne kadar uzatacaksın bu işi?” Sakin cevap verdim: “Ben hiçbir şeyi uzatmıyorum.” “Bak, zaten sen evlenip gideceksin. Evler bende kalsa ne olur?” Gözlerimi kapattım. Bir kez olsun… Bir kez olsun “Senin de hakkın var.” demesini istemiştim. Ama yine aynıydı. “Tamam.” dedim sessizce. “Evler senin olsun.” Karşı tarafta birkaç saniyelik sessizlik oldu. Sonra rahatlamış bir nefes duyuldu. “İyi işte. Zaten olması gereken de buydu.” Tam telefonu kapatacakken ekledim: “Ama bundan sonra annenin tüm sorumluluğu da sende.” Bir anda sesi sertleşti. “Ne demek o?” “Gayet açık.” “Sen kız evlatsın! Anneme bakmak senin de görevin!” Acı acı güldüm. “Evler sadece seninse, sorumluluk da sadece senin.” Telefon yüzüme kapandı. Üç gün sonra annemden mesaj geldi. “Yarın noterde ol.” Gittim. Noter odasında annem, ağabeyim ve onun nişanlısı vardı. Nişanlısı beni baştan aşağı süzdü. Sanki ben çoktan evden atılmış bir yabancıydım. Belgeleri imzaladım. Son sayfaya geldiğimizde avukat dönüp sordu: “Eklemek istediğiniz başka bir madde var mı?” Ben çantamdan hazırladığım belgeyi çıkardım. “Evet.” Annem kaşlarını çattı. “Bu ne şimdi?” Belgeyi masaya koydum. “Annemin gelecekteki tüm bakım, sağlık ve yaşam masraflarının tek sorumlusu olarak oğlunun kabul edildiğine dair resmi taahhüt.” Odadaki hava bir anda değişti. Ağabeyim ayağa kalktı. “Sen kafayı mı yedin?!” Soğukkanlılıkla baktım. “Hayır. Sadece hakkımı teslim ediyorum.” Annem panikledi. “Tülay, aile içinde böyle şeyler yapılır mı?” “Az önce bütün malları tek çocuğunuza verirken aile aklınıza gelmedi ama.” Nişanlı kadın sessizce ağabeyime döndü. “Bir dakika… Yani annen tamamen bizimle mi yaşayacak?” Ağabeyim afalladı. “Şey… ilerde bakarız…” Kadının yüzü değişti. İlk kez o anda gerçekleri fark etmişti. Evler vardı. Ama yanında yaşlı bir anne ve tüm sorumluluklar da vardı. Kadın yavaşça sandalyeden kalktı. “Ben biraz dışarı çıkacağım.” O çıktıktan sonra ağabeyim sinirle anneme döndü. “Anne! Neden bana bunları önceden söylemedin?” Annem şaşkınlıkla: “Ne var bunda? Oğulsun sen!” Ağabeyim bağırdı: “Ben hizmetçi miyim?!” Bu sözleri duyunca içimde tuhaf bir şey kırıldı. Yıllarca bana yüklenen görevleri, ilk kez bir erkek kabul etmiyordu. Ve annem ilk kez yalnız kalıyordu. İmzalar atıldı. Her şey resmileşti. Ben ayağa kalkıp çantamı aldım. Annem arkamdan seslendi: “Tülay… gerçekten gidiyor musun?” Döndüm. Yüzüne uzun uzun baktım. Bir zamanlar uğruna her şeyimi verebileceğim kadına. Sonra sakin bir sesle konuştum: “Anne… ben yıllarca bu evde kız evlat olarak yaşadım.” “Bugün ilk kez insan gibi çıkıyorum.” Ve gittim. Arkamdan kimse gelmedi. Aradan altı ay geçti. Yeni hayatıma alışmıştım. Bir yayınevinde editör olarak çalışmaya başlamıştım. Kendi evim vardı. Kendi düzenim vardı. En önemlisi… Kendi değerimi artık biliyordum. Bir akşam eski komşulardan biriyle karşılaştım. Bana sessizce yaklaşıp dedi ki: “Annenin durumu iyi değil.” Meğer ağabeyimin nişanlısı düğünü iptal etmiş. Sebebi de çok açıktı. Ne kadar evi olursa olsun, sorumluluk almayan bir adamla evlenmek istememişti. Ağabeyim ise annemle sürekli kavga etmeye başlamış. Çünkü yıllarca bana yüklenen bütün fedakârlıkların aslında ne kadar ağır olduğunu ilk kez anlamıştı. Komşu kadın sonunda bana sordu: “Hiç özlemiyor musun?” Bir süre sustum. Sonra hafifçe gülümsedim. “Elbette özlüyorum.” “Ama insan bazen kendi yarasını iyileştirmek için uzaklaşmak zorunda kalıyor.” O gece eve döndüğümde balkona çıkıp İstanbul’un ışıklarına baktım. Eskiden hep bir aileye ait olmaya çalışmıştım. Şimdi ise ilk kez… Kendime ait hissediyordum. Ve anladım ki: Bazı insanlar miras olarak ev bırakır. Bazılarıysa çocuklarına yalnızca kırık bir kalp bırakır. Ben ikisini de geride bırakmıştım.