BİR AKŞAM BENİ GİZLİCE TAKİP ETTİ

BÖLÜM 3 O an sanki mutfağın zemini ayaklarımın altından kaymıştı. Perihan Hanım telefonu kapatıp gümüş kaşığı tezgâha bıraktı. Ben: “Perihan Hanım, lütfen beni dinleyin. Bu kaşığı daha önce hiç görmedim.” Perihan: “Bütün hırsızlar aynı şeyi söyler.” Ben: “Ama neden Doruk Bey’i aradınız? Onun bu olayla ne ilgisi var?” Yüzü bir an değişti. Perihan: “Seni ilgilendirmez. Eşyalarını topla. Bu evdeki işin bitti.” Ona uzun uzun baktım. Bir insanın gözlerinin içine bakarak yalan söylemek nasıl bu kadar kolay olabiliyordu? Ben: “Kerem Bey’e haber vermek istiyorum.” Perihan: “Kerem Bey Ankara’da. Kendisiyle konuşmanıza gerek yok.” Ben: “Babaannemin ilaçlarını bu maaşla alıyorum. Lütfen en azından açıklama yapmama izin verin.” Perihan: “Bunu düşünmek için artık çok geç.” Gözlerim doldu. Yalnızca işimi kaybettiğim için ağlamıyordum. Hayatım boyunca kimsenin malına izinsiz dokunmamıştım. Babaannem bana küçüklüğümden beri aynı şeyi öğretmişti: Elindeki az olabilir, ama başkasının hakkına uzanma. Şimdi hiç dokunmadığım bir kaşık yüzünden hırsızlıkla suçlanıyordum. Ekmek torbamı almak için uzandım. Perihan: “Onları da bırak. Buradan yeterince şey götürdün.” O akşam evden ellerim boş çıktım. Kapının önünde Barış beni gördü. Barış: “Jülide, ne oldu? Neden ağlıyorsun?” Ben: “Perihan Hanım’a sor.” Daha fazla konuşamadım. Otobüs durağına kadar yürüdüm. Faruk Abi beni görünce her zamanki gibi gülümsedi. Faruk: “Bugün ekmek torbası nerede?” Başımı eğdim. Ben: “Bugün yok, Faruk Abi.” Faruk: “Neden?” Ben: “İşten çıkarıldım.” Otobüs hareket ederken aynadan bana baktı. Faruk: “Senin gibi bir kızı işten çıkaran ne yaptığını bilmiyordur.” Bir şey söylemedim. Çünkü insan bazen kendisini savunacak kelimeleri bile bulamıyor. Akçaağaç Sokağı’na vardığımda ilk kapıyı yine Kadriye Teyze açtı. Elimde poşet olmadığını hemen fark etti. Kadriye: “Bugün ekmek yok mu kızım?” Ben: “Yok teyzeciğim. İşimi kaybettim.” Kadriye Teyze yüzüme uzun uzun baktı. Sonra ellerimi avuçlarının arasına aldı. Kadriye: “O zaman bugün sen bizim kapımızı çalmayacaksın. Biz seninkini çalacağız.” İkinci katta Nedim Amca bir paket peynir getirdi. Asım Amca küçük bir kavanoz reçel bıraktı. Rukiye Teyze evinde pişirdiği çorbayı getirdi. O akşam bizim küçük mutfağımızda dört farklı evden gelen yiyecek vardı. Ama ben bir lokma bile yiyemiyordum. Babaannem yanıma oturdu. Babaanne: “Anlat bakalım, ne oldu?” Her şeyi anlattım. Gümüş kaşığı, Perihan Hanım’ı, Doruk Bey’le yaptığı telefon görüşmesini… Babaannem dikkatle dinledi. Sonra ayağa kalkıp eski dolabın çekmecesini açtı. İçinden paslanmış bir anahtar çıkardı. Ben: “Bu ne?” Babaanne: “Dedenin fırınının anahtarı.” Ben: “Babaanne, o fırın yıllardır kapalı.” Babaanne: “Ama fırın hâlâ orada.” Ben: “Ne yapacağız?” Babaannem gözümün içine baktı. Babaanne: “Bizim ailemiz ekmek çalmaz Jülide. Ekmek yapar.” Elimdeki anahtara baktım. Çocukluğumdan beri o eski fırının önünden defalarca geçmiştim. Kapısının boyası dökülmüş, tabelasının bazı harfleri silinmişti. İçerideki taş fırın ise dedemin ölümünden sonra hiç yakılmamıştı. O gece ilk kez işimi kaybetmenin hayatımın sonu olmayabileceğini düşündüm. Ertesi sabah saat beşte fırının önündeydik. Asım Amca eski elektrik tesisatını kontrol etmemize yardım etti. Nedim Amca yıllar önce fırında çalışmış olan komşusundan un ve hamur tekneleri getirdi. Babaannem dedemin tarif defterini açtı. Babaanne: “Yusuf’un ekmeği aceleyi sevmezdi.” Ben: “Biliyorum. Hamuru iki kez dinlendirirdi.” Babaanne: “Ve kabuğunu iyi kızartırdı. En çok kabuğunu seven çocuklar olurdu.” İkimiz de güldük. Saatler sonra fırından ilk ekmekleri çıkardığımızda bütün dükkân mis gibi kokuyordu. On dört somun hazırladım. Her birinin üzerine küçük bir işaret koydum. Kadriye Teyze’ninki ince kesilecekti. Asım Amca’nınki biraz daha yumuşak olmalıydı. Nedim Amca kabuğu kalın severdi. Daha ilk ekmeği kesecektim ki kapı açıldı. İçeri giren adamı görünce elimdeki bıçak neredeyse düşüyordu. Kerem Bey’di. Üzerinde pahalı bir palto vardı ama yüzündeki ifade hiç alıştığım gibi değildi. Ben: “Kerem Bey? Siz burada ne yapıyorsunuz?” Kerem: “Seninle konuşmaya geldim.” Ben: “Beni nasıl buldunuz?” Kerem: “Bir hafta önce seni takip etmiştim.” Şaşkınlıkla geri çekildim. Ben: “Beni takip mi ettiniz?” Kerem: “Evet. Ekmekleri neden aldığını merak ettim. Doğrudan sormam gerekirdi. Bunun için özür dilerim.” Ben: “Demek her şeyi gördünüz.” Kerem: “On dört kapıyı da.” Bir süre sessiz kaldık. Sonra çantamın olmadığı ellerime baktı. Kerem: “Perihan, gümüş kaşık aldığını söyledi.” Ben: “İnanıyor musunuz?” Hiç tereddüt etmedi. Kerem: “Hayır.” O tek kelimeyi duyunca gözlerim doldu. Ben: “Ama beni tanımıyorsunuz.” Kerem: “Seni bütün hayatın boyunca tanımıyorum. Fakat on dört insanın kapısını çalmak için her gece yolunu uzatan birinin neden tek bir kaşık için bütün bunları riske atacağını anlayamıyorum.” Ben: “Birisi o kaşığı çantama koymuş.” Kerem: “Bunu araştıracağım.” O sırada babaannem yanımıza geldi. Kerem Bey’e baştan aşağı baktı. Babaanne: “Konuşmanız bittiyse önlüğü giyin delikanlı.” Kerem şaşırdı. Kerem: “Efendim?” Babaanne: “Kapının önünde durmakla ekmek pişmez. Yardım etmeye geldiysen hamur yoğur.” Hayatımda ilk kez Kerem Bey’in gerçekten ne yapacağını bilemediğini gördüm. Ceketini çıkardı. Kollarını sıvadı. Kerem: “Daha önce hiç ekmek yapmadım.” Babaanne: “Bugün öğrenirsin.” Hamuru önüne koydum. Ben: “Avuçlarınla bastır. Sonra katla.” Kerem hamura bütün gücüyle yüklendi. Ben: “Dur! Hamuru boğuyorsun.” Kerem: “Önce o bana saldırdı.” Kahkahamı tutamadım. Babaannem de güldü. Uzun zamandır ilk kez bu kadar rahat gülüyordum. Kerem Bey o sabah bizimle birlikte ekmek dağıtmaya çıktı. Kadriye Teyze kapıyı açınca onu dikkatle süzdü. Kadriye: “Sen benim Jülide’m değilsin.” Kerem: “Hayır. Bugün onun yardımcısıyım.” Kadriye: “O zaman ekmeğimi ince kes bakalım.” Kerem beceriksizce bir dilim kesti. Kadriye Teyze gülmeye başladı. Kadriye: “Bu ne böyle? İnce dedim evladım.” Kerem: “Bir dahakine daha iyi olacak.” Asım Amca ona bozuk kaloriferi gösterdi. Nedim Amca oturup biraz sohbet etmesini istedi. Rukiye Teyze bir fincan çay içmeden göndermedi. O gün Kerem Bey’in değişen yüz ifadesini izledim. İlk geldiğinde sanki bir yabancı mahalleyi ziyaret ediyordu. Son kapıdan çıktığımızda ise herkesle yeniden görüşmek için sözleşmişti. Kerem: “Bu insanların hepsi burada ne kadar zamandır yaşıyor?” Ben: “Kimi kırk yıldır, kimi neredeyse ömrü boyunca.” Kerem: “Peki binanın boşaltılacağını biliyorlar mı?” Ona döndüm. Ben: “Bazı bildirimler gelmiş. Ama kimse nereye gideceğini bilmiyor.” Yüzündeki gülümseme kayboldu. O zaman nedenini anlamamıştım. Sonraki günlerde Kerem Bey sabahları fırına gelmeye başladı. Bazen saat beşte kapının önünde bekliyordu. Elinde iki bardak kahve oluyordu. Kerem: “Biri senin için.” Ben: “Diğeri?” Kerem: “Beni kovmazsan benim için.” Güldüm. Birlikte hamur hazırlıyor, tepsileri taşıyor, ekmekleri komşulara dağıtıyorduk. Bazen şirketinden telefonlar geliyordu. Kerem dışarı çıkıp konuşuyor, sonra geri dönüyordu. Bir sabah onu telefonda tartışırken duydum. Kerem: “Doruk, Akçaağaç Sokağı projesini durdurmamız gerekiyor.” Kısa bir sessizlik oldu. Kerem: “Gerekirse sözleşme bedelini ben karşılarım.” Telefonu kapattığında yüzü gergindi. Ben: “Bir sorun mu var?” Kerem: “Çözmeye çalıştığım bir mesele.” Ben: “İstersen anlatabilirsin.” Bir an bana baktı. Kerem: “Önce gerçekten çözebileceğimden emin olmak istiyorum.” Bazen insan sevdiği birini üzmemek için bazı şeyleri söylemeyi erteler. Ama sonradan anladım ki gerçeği geciktirmek, onun ağırlığını azaltmıyor. Bir ay sonra aşçılık sınavıma hazırlanıyordum. Mehmet Usta artık beni evde çalıştırmıyordu ama tarifler konusunda ara sıra telefonla yardımcı oluyordu. Sınavda dedemin kabuklu ekmeğini yapmaya karar vermiştim. Kerem bunu duyunca heyecanlandı. Kerem: “Dedenin meşhur ekmeğini mi?” Ben: “Evet. En sevdiğin kabuğu kalın olan.” Kerem: “O zaman sınavı kesin kazanırsın.” Ben: “Bu kadar emin olma. Sen hâlâ hamuru doğru dürüst yoğuramıyorsun.” Kerem: “Benim uzmanlık alanım yemek yemek.” Bir süre sonra babaannem bize katıldı. Kerem’in yüzüne dikkatle baktı. Babaanne: “Sen bana yıllar önce tanıdığım birini hatırlatıyorsun.” Kerem: “Kimi?” Babaannem bir an sessiz kaldı. Sonra eski tarif defterini kapattı. Babaanne: “Şimdilik boş ver. Ekmekler yanacak.” Babaannemin bu davranışı bana garip gelmişti. Ama üzerinde durmadım. Çünkü ertesi akşam bütün hayatımızı değiştirecek bir toplantı yapılacaktı. Apartman sakinleri bina girişinde toplanmıştı. Erdem Yapı’dan Doruk Vural gelmişti. Yanında iki görevli ve bazı belgeler vardı. Doruk: “Hepinize iyi akşamlar. Şirketimiz taşınma süreciyle ilgili yeni bir teklif hazırladı.” Asım Amca sandalyesinde doğruldu. Asım: “Nasıl bir teklif?” Doruk: “Mevcut daireleriniz yerine daha yeni konutlara taşınmanız için destek sağlayacağız.” Kadriye: “Yeni konutlar nerede?” Doruk: “Şehrin biraz dışında.” Nedim: “Ben bu sokakta doğdum. Seksen yıldır buradayım. Neden gitmek zorundayım?” Doruk elindeki belgeye baktı. Doruk: “Bu alan yeniden geliştirilecek. Yatırım kararı şirket yönetimi tarafından alındı.” Ben: “Kim verdi bu kararı?” Doruk başını kaldırdı. Doruk: “Erdem Yapı’nın sahibi Kerem Erdem.” O an kalbim durmuş gibi oldu. Ben: “Kerem mi?” Doruk: “Evet. Projenin ilk onayında kendi imzası var.” Tam o sırada Kerem elinde ekmek torbasıyla geldi. Kerem: “Jülide, sana bir şey…” Sözünü bitiremedi. Çünkü yüzüme bakınca her şeyi anladı. Ben: “Bu binayı yıkmak için imza attın mı?” Kerem ağır ağır başını salladı. Kerem: “İki yıl önce. Ama…” Ben: “İki yıl önce mi?” Kerem: “O zaman burada yaşayan insanları tanımıyordum.” Gözlerim doldu. Ben: “Ama şimdi tanıyorsun. Her sabah kapılarını çalıyorsun.” Kerem: “Bu projeyi durdurmaya çalışıyorum.” Doruk alaycı bir sesle konuştu. Doruk: “Bize bütün bunları anlatırken neden imzayı attığını da açıklasana Kerem.” Kerem: “Doruk, yeter.” Ona bakmak istemiyordum. Ben: “Sen gerçekten bizimle ekmek dağıtmak için mi geldin? Yoksa yıkacağın binayı görmek için mi?” Kerem: “Jülide, hayır. Ben seni takip ettiğimde bunları bilmiyordum.” Ben: “O zaman neden bana söylemedin?” Cevap vermedi. Ben: “On dört kapıyı birlikte çaldık Kerem.” Sesim titredi. Ben: “On dört insanın hayatına girdin. Ama onların evlerini yıkabilecek bir belgeye imza attığını benden sakladın.” Kerem: “Haklısın. Daha önce söylemeliydim.” Başımı çevirdim. Ben: “Lütfen git.” Kerem: “Bunu düzelteceğim.” Ben: “Bana söz verme. Önce gerçekten düzelt.” O akşam ilk kez Kerem’in arkamdan gelmesini istemedim. Eve çıktığımda babaannem eski fırın defterini masanın üzerine koymuştu. Babaanne: “Kerem’le konuştun mu?” Ben: “Konuşmak istemiyorum.” Babaanne: “Sana ne söyledi?” Ben: “Binayı yıkmak için imza attığını.” Babaannem derin bir nefes aldı. Ben: “Sen neden şaşırmadın?” Babaanne: “Çünkü onun hakkında senin henüz bilmediğin bir şey var.” Defterin son sayfasını açtı. Sayfanın üzerinde silinmeye yüz tutmuş bir tarih vardı. Altında ise küçük bir not: Kerem, yedi yaşında. Sabahları geliyor. Kabuğu kalın ekmeği seviyor. Babaanneme baktım. Ben: “Bu bizim Kerem mi?” Babaanne: “Evet kızım.” Defterde başka tarihler de vardı. Üç kış boyunca aynı ismin yanına küçük işaretler konmuştu. Babaanne: “Annesi geceleri ofis temizliğine giderdi. Kerem bazen sabahın erken saatlerinde dedenin fırınının önüne gelirdi.” Ben: “Neden?” Babaanne: “Aç olduğu için.” Boğazım düğümlendi. Babaanne: “Deden ona her sabah sıcak ekmek verirdi. Üç kış boyunca. Bazen bir bardak süt de koyardı yanına.” Ben: “Peki sonra?” Babaanne: “Annesiyle başka bir mahalleye taşındılar. Bir daha haber alamadık.” Defterin sayfasını usulca çevirdim. Ben: “Kerem bunu biliyor mu?” Babaanne: “Sanırım bizi henüz hatırlamadı. Ama yüzünü gördüğüm ilk gün gözlerini tanıdım.” Bir süre sonra devam etti. Babaanne: “Yıllar önce dedenin ekmek verdiği o küçük çocuk, bugün yeniden bizim sokağa geldi.” Ben: “Ama aynı çocuk şimdi evlerimizi yıkacak.” Babaanne: “O yüzden ona kim olduğunu hatırlatmamız gerekiyor.” Sesinde öfke yoktu. Yalnızca derin bir hüzün vardı. O gece uyuyamadım. Sabah olduğunda dedemin tarifine göre bir ekmek yaptım. Kabuğunu her zamankinden biraz daha kalın bıraktım. Sonra Kerem’i bulmak için evden çıktım. Erdem Yapı’nın merkezine gittiğimde Barış beni karşıladı. Barış: “Jülide! Tam seni arıyordum.” Ben: “Kerem nerede?” Barış: “Akçaağaç Sokağı’nda. Dün geceden beri orayla ilgili çalışıyor.” Sonra sesini alçalttı. Barış: “Bir şey daha var. Senin işten çıkarıldığın geceye ait kamera kayıtlarını bulduk.” Yerimde durdum. Ben: “Nasıl?” Barış: “Perihan Hanım mutfaktaki bilgisayardan bazı görüntüleri silmiş. Ama kayıtların yedeği sistemde kalmış.” Ben: “Gümüş kaşık mı?” Barış: “Evet. Ve yalnızca Perihan Hanım görünmüyor.” Bilgisayarın önüne geçtik. Görüntüde mutfak boştu. Bir süre sonra Doruk Bey içeri girdi. Elinde gümüş bir kaşık vardı. Kaşığı Perihan Hanım’a verdi. Perihan Hanım benim çantamı açıp kaşığı ekmeklerin arasına yerleştirdi. Sonra ikisi de kameranın önünden uzaklaştı. Gözlerime inanamadım. Ben: “Demek gerçekten onlar yaptı.” Barış: “Görüntülerin tamamını güvenli biçimde sakladım. Kerem Bey’e de gönderdim.” Gözlerim doldu. O gün ilk kez kendimi gerçekten savunabilecek bir kanıtım vardı. Ama içimde hâlâ başka bir korku bulunuyordu. Binamızın yıkımına çok az zaman kalmıştı. Kerem o gün acil yönetim kurulu toplantısı istemiş.Daha sonra toplantıda neler yaşandığını bana kendisi anlattı. Proje iptal edilirse şirketin önemli bir maddi kayıpla karşılaşacağını söylemişler. Doruk ise planın aynen devam etmesinde ısrar etmiş. Doruk: “Milyarlarca liralık bir projeyi on dört eski daire için iptal edemezsin.” Kerem: “O dairelerde insanlar yaşıyor.” Doruk: “İnsanlara taşınmaları için teklif yapıldı.” Kerem: “Ama kimse onları gerçekten dinlemedi.” Kerem daha önce imzaladığı sözleşmeleri de inceletmiş. Kiracıların haklarını, taşınma bildirimlerini ve yapıdaki eksiklikleri yeniden değerlendirmişler. Sonra yönetim kuruluna mutfak kayıtlarını göstermiş. Kerem: “Bu görüntüler, kararlarımızı etkilemek için bir çalışana nasıl haksızlık yapıldığını gösteriyor.” Perihan Hanım’ın çantama kaşığı koyduğu anları herkes görmüş. Doruk’un kaşığı getirdiği de açıkça kayıttaymış. Şirketin iç incelemesinde, Doruk’un beni işten uzaklaştırmak için Perihan Hanım’a para teklif ettiği de ortaya çıkmış. Kerem, Doruk’un görevine son verilmesi için gerekli işlemleri başlatmış. Sonra Akçaağaç Sokağı projesinin iptalini oylamaya sunmuş. Uzun süren tartışmaların ardından karar kabul edilmiş. Yeni kule yapılmayacaktı. Fakat ertesi sabah bir sorun ortaya çıktı. Yıkım ekibi, eski iş programına göre cuma sabahı saat dokuzda sokağa gelecekti. İptal kararının ilgili birimlere ulaştığından emin olmak gerekiyordu. O yüzden cuma sabahı hepimiz binanın önünde toplandık. On dört kapının arkasında yaşayan insanlar, ilk kez aynı saatte dışarı çıkmıştı. Kadriye Teyze bastonuyla merdivenin başına oturdu. Asım Amca elinde eski kira sözleşmesini tutuyordu. Nedim Amca ceketinin düğmelerini ilikledi. Ben ise elime bir sepet ekmek aldım. Saat dokuz olduğunda iki iş aracı sokağa girdi. Görevlilerden biri yaklaştı. Görevli: “Lütfen güvenli alana geçin. Çalışma hazırlıkları var.” Asım: “Seksen yıldır bu kapıdan girip çıkıyorum. Nereye gideceğimi bilmeden ayrılmam.” Tam o sırada Doruk geldi. Bizi görünce gülümsedi. Doruk: “Hâlâ burada mısınız? Kararın değişeceğini mi sandınız?” Ben sepetimden bir ekmek çıkardım. Ben: “Kahvaltı yaptınız mı Doruk Bey?” Yüzü asıldı. Doruk: “Ben buraya kahvaltıya gelmedim.” Ben: “Biz de buradan gitmeye gelmedik.” Arkamızdan Kerem’in sesi duyuldu. Kerem: “Ve hiç kimse bugün burayı yıkmayacak.” Hepimiz ona döndük. Kerem, yanında şirketin hukuk temsilcileriyle yürüyordu. Doruk: “Bunu yapamazsın. Yönetim kurulu…” Kerem: “Yönetim kurulu dün gece projeyi iptal etti. İlgili durdurma bildirimleri de iletildi.” Doruk: “Bu mümkün değil.” Kerem: “Ayrıca mutfaktaki kamera görüntüleri incelendi.” Doruk’un yüzü bembeyaz oldu. O sırada Perihan Hanım da geldi. Kerem ona döndü. Kerem: “Jülide’nin çantasına kaşığı kimin koyduğunu artık biliyoruz.” Perihan Hanım’ın gözleri doldu. Perihan: “Ben… Bunun bu kadar büyüyeceğini düşünmedim.” Kerem: “Doruk sana para mı teklif etti?” Başını eğdi. Perihan: “Evet. Sadece işini kaybedeceğini söyledi. Başka bir şey olmayacağını sandım.” Doruk: “Perihan, sus!” Kerem sertçe ona baktı. Kerem: “Yeter Doruk.” Ardından Perihan Hanım’a döndü. Kerem: “Her akşam Jülide’nin ekmekleri aldığını izlediniz. Hiç nereye götürdüğünü merak ettiniz mi?” Perihan Hanım sessizce ağlıyordu. Perihan: “Hayır.” Bana döndü. Perihan: “Jülide, sana çok büyük haksızlık yaptım. Özür dilerim.” Onu uzun süre izledim. O gün kolayca affedecek kadar güçlü hissetmiyordum. Ama öfkenin hayatımın geri kalanını yönetmesini de istemiyordum. Ben: “Bir gün bizimle kapıları çalmaya gelirseniz, belki burada neyi korumaya çalıştığımızı anlarsınız.” Perihan Hanım başını salladı. Doruk’un şirketle ilişiği kesilirken, yıkım ekibine de çalışma yapılmayacağı bildirildi. Araçlar yavaşça sokaktan ayrıldı. Kadriye Teyze derin bir nefes aldı. Kadriye: “Demek evimizde kalabileceğiz?” Kerem gülümsedi. Kerem: “Evet. Ama pazartesi günü bir ekip gelecek.” Asım Amca endişeyle sordu. Asım: “Ne için?” Kerem: “Kaloriferleri onarmak için. On dört dairenin hepsini kontrol edeceğiz.” Herkes gülmeye başladı. Asım Amca ellerini havaya kaldırdı. Asım: “Sonunda biri bizi duydu!” Babaannem Kerem’in yanına geldi. Babaanne: “Yusuf yaşasaydı bugün sana en büyük ekmeği verirdi.” Kerem’in gözleri doldu. Kerem: “Verdi zaten.” Babaannem şaşırdı. Kerem: “Üç kış boyunca. Her sabah.” Dedemin eski defterini Kerem’e uzattım. Son sayfayı açtım. Ben: “Babaannem gösterdi.” Kerem yedi yaşındaki hâlinin kaydedildiği satıra baktı. Gözünden bir damla yaş süzüldü. Kerem: “O fırını hiçbir zaman unutmadım. Ama buranın aynı sokak olduğunu fark etmem zaman aldı.” Ben: “Dedem seni çok severmiş.” Kerem: “Ben de onu. Aç olduğum sabahlarda beni hiç geri çevirmedi.” Bir süre sustu. Kerem: “Ve ben yıllar sonra onun fırınını yıkmak için bir belge imzaladım.” Ben: “Ama şimdi onu korumayı seçtin.” Kerem başını salladı. Kerem: “Keşke başından beri daha dikkatli olsaydım.” Ona elimdeki ekmeği uzattım. Ben: “Kabuğu kalın. Sevdiğin gibi.” İlk kez bana sarıldı. Sonraki aylarda sokakta pek çok şey değişti. Kaloriferler onarıldı. Eski binanın gerekli bakım ve güvenlik çalışmaları yapıldı. Kiracıların sözleşmeleri gözden geçirildi. Kerem, şirketin sahip olduğu binanın mülkiyetini sakinlerin oluşturduğu yapıya devretmek için hukuki süreci başlattı. İşlemler tamamlandığında on dört dairede yaşayan insanlar, artık evlerinden çıkarılma korkusu olmadan oturabilecekleri bir düzene kavuşmuştu. En çok sevinen Kadriye Teyze’ydi. Kadriye: “Ben artık buradan başka yere taşınmam.” Ben: “Kimse seni göndermiyor zaten.” Kadriye: “İyi. Çünkü bu yaşta yeni komşu tanıyacak hâlim yok.” Hepimiz güldük. Eski fırının da mülkiyeti bana devredildi. Kerem bunu söylediğinde inanamadım. Ben: “Gerçekten mi?” Kerem: “Senin ve deden Yusuf’un başlattığı şeyin devam etmesini istiyorum.” Ben: “Ama bu çok büyük bir hediye.” Kerem: “Bunu sana bir borcun karşılığı olarak vermiyorum. Fırını yaşatacak kişinin sen olduğunu biliyorum.” Bir süre düşündüm. Ben: “O zaman fırın yalnızca benim olmayacak. Bu mahalledeki herkesin kapısı açık olacak.” Kerem gülümsedi. Kerem: “Zaten başka türlüsünü beklemezdim.” Aşçılık sınavımı da başarıyla tamamladım. Sınavda dedemin kabuklu ekmeğini hazırlamıştım. Mehmet Usta beni arayıp tebrik etti. Mehmet Usta: “Aferin Jülide. Deden seninle gurur duyardı.” O akşam fırının tabelasını yeniledik. Üzerinde şu yazıyordu: Yusuf Usta’nın Fırını — Jülide Uçar Kerem tabelaya uzun uzun baktı. Kerem: “Şef Jülide Uçar. Kulağa güzel geliyor.” Ben: “Sen de artık hamur yoğurmayı öğrendin.” Kerem: “Ama hâlâ senin kadar iyi değilim.” Ben: “O zaman sabah beşte burada ol.” Kerem: “Beş mi? Biraz insaf.” Ben: “Geç kalırsan ekmek yok.” Perihan Hanım da bir gün gerçekten fırına geldi. Üzerinde sade bir palto vardı. Elinde küçük bir alışveriş çantası taşıyordu. Kapının önünde durdu. Perihan: “Yardımcı olabilir miyim?” Babaannem ona bir ekmek sepeti uzattı. Babaanne: “Olursun. Önce Asım Bey’in kapısını çal.” Perihan Hanım sepete baktı. Sonra başını salladı. O gün bizimle on dört kapıyı dolaştı. Kimi kapılarda uzun uzun dinledi. Kimi kapılarda yalnızca ekmeği bırakıp teşekkür etti. Onun geçmişte yaptığını unutmadım. Fakat insanın gerçekten değişmek için çaba gösterdiğini görmek de önemliydi. Artık onu her gün düşünerek yaşamıyordum. Çünkü önümde yeni bir hayat vardı. Aylar sonra fırın mahallemizin en canlı yeri hâline geldi. Sabahları çocuklar okula giderken uğruyordu. Yaşlı komşularımız çay içmek için geliyordu. Faruk Abi otobüs molalarında bir sandviç alıyordu. Barış bazen Kerem’i getiriyor, sonra kendisi de bir ekmek alıp gidiyordu. Babaannem her sabah eski defterini kontrol ediyordu. Bir gün defterin son sayfasında on beşinci bir isim gördüm. Ben: “Babaanne, bu yeni isim de kim?” Babaannem gözlüğünü düzeltti. Babaanne: “Sen daha bilmiyor musun?” Sayfaya baktım. 15. Kerem Erdem — her sabah, kabuğu kalın. Gülmeye başladım. Ben: “O zaten her sabah burada.” Babaanne: “O zaman listeye girmeyi hak etmiş.” Tam o sırada Kerem kapıdan girdi. Elinde iki bardak kahve vardı. Kerem: “Günaydın Şef Jülide.” Saatime baktım. Ben: “Beş sıfır iki. İki dakika geç kaldın.” Kerem: “Trafik vardı.” Ben: “Bu saatte mi?” Kerem: “Kalbimin trafiği.” Babaannem kahkahayı bastı. Babaanne: “Çocuklar, ben arka tarafta hamurlara bakayım.” Kapıdan çıkarken bana göz kırptı. Kerem biraz heyecanlı görünüyordu. Ben: “Bir sorun mu var?” Kerem: “Sana bir şey sormak istiyorum.” Ben: “Sor.” Cebinden küçük bir kutu çıkardı. Yüreğim hızla çarpmaya başladı. Kerem: “Jülide, seni ilk gördüğümde evimden ekmek götürdüğünü düşünmüştüm. Sonra o ekmeklerin aslında insanları birbirine bağladığını gördüm.” Gözlerim doldu. Kerem: “Bana yalnızca ekmek yapmayı öğretmedin. İnsanların kapısını çalmanın ne anlama geldiğini de öğrettin.” Kutuyu açtı. İçinde sade, zarif bir yüzük vardı. Kerem: “Jülide Uçar, bu beceriksiz ekmekçiyle evlenir misin?” Bir süre hiçbir şey söyleyemedim. Sonra gülerek başımı salladım. Ben: “Evet Kerem. Evlenirim.” Kapının arkasından babaannemin sesi duyuldu. Babaanne: “Sonunda! Ben daha ne kadar bekleyecektim?” Hepimiz kahkahalara boğulduk. Kerem yüzüğü parmağıma taktı. Sonra fırının tezgâhındaki sıcak ekmeklerden birini aldı. Kerem: “Bir dilim alabilir miyim?” Ben: “Tabii. Ama ince kes.” Kerem: “Kadriye Teyze gibi mi?” Ben: “Aynen öyle.” O sabah fırının kapısını açtığımızda sokak henüz yeni uyanıyordu. Kadriye Teyze pencereden el salladı. Asım Amca çalışan kaloriferinden memnun olduğunu anlatıyordu. Faruk Abi otobüsüyle sokağın başından geçti. Babaannem eski defterini kapatıp gülümsedi. Ben ise yıllar önce dedemin yaptığı gibi sıcak ekmekleri sepete yerleştirdim. On dört kapı hâlâ oradaydı. Ama artık o kapıları tek başıma çalmıyordum. Yanımda Kerem vardı. Bir zamanlar mutfaktan artan ekmekleri topladığım için işimi kaybetmiştim. Şimdi kendi fırınımda her sabah yeni ekmekler pişiriyordum. Bazen hayat, insanı hiç beklemediği yollardan geçmişine götürüyor. Dedemin yıllar önce aç bir çocuğa verdiği ekmek, aradan geçen onca yıldan sonra yeniden bizim sokağa dönmüştü. Ve o çocuk, bir gün dedemin fırınını koruyacak adam olmuştu. Kerem bir dilim ekmek alıp gülümsedi. Kerem: “Yarın da saat beşte burada olacağım.” Ben: “Geç kalma.” Kerem: “Söz.” Babaannem tezgâhın arkasından seslendi. Babaanne: “Yusuf hep derdi ki, bir mahallede ekmek paylaşılıyorsa kimse kendini tamamen yalnız hissetmez.” Kerem elimi tuttu. Ve o an, bütün hayatım boyunca hatırlamak istediğim şeyin milyarlarca liralık bir şirket, büyük bir ev ya da pahalı hediyeler olmadığını anladım. Benim için en değerli şey, kapısını çaldığımda beni gülümseyerek karşılayan insanlardı. Çünkü bazen küçücük bir iyilik, yıllar sonra hiç beklemediğiniz bir kapıdan size geri döner. SİZCE JÜLİDE, KEREM’İ AFFETMEKTE HAKLI MIYDI? Kerem, geçmişte imzaladığı yıkım kararını bilmeden mahalleye yardım etmiş olsa da gerçeği Jülide’den bir süre sakladı. Sizce sonradan yaptıkları bu hatasını telafi etmeye yeter mi? Bir de şunu düşünün: Siz Jülide’nin yerinde olsaydınız, sizi haksız yere işten çıkaran Perihan Hanım’a ikinci bir şans verir miydiniz?
Copyright © 2015. All Rights Reserved.