Eski sevgilim Emir, yaralı kızını taşıyarak acil servise koştu

"Evet, tatlım?" "Gerçekten güzelsin." Gözleri karnıma doğru kaydı. "Bebek mi bekliyorsun?" Her şeye rağmen, usulca gülümsedim. "Evet. Yaklaşık iki ay içinde." "Bu harika," dedi Sude neşeyle. "Hep küçük bir kız kardeş istemiştim." Arkamda, Emir en sessiz sesi çıkardı. Kimse fark etmedi. Ama ben fark ettim. Nefes alışındaki her değişikliği bilirdim. Tarama sonuçları temiz çıktı. Küçük bir bilek kırığı. Sadece gece gözlem. Saat ona doğru, Sude yukarıda, çocuk servisine yerleştirilmişti, uykulu ama güvendeydi. Acil durum geçmişti ve ardında çok daha tehlikeli bir sessizlik bırakmıştı. Emir'ı aile danışma odasında, pencerenin yanında, iki eliyle pervazı kavramış halde buldum. "Sude iyi," dedim. Yavaşça döndü. "Bebek benim mi?" Soru çiğdi. Korumasız. Korkutucuydu. Kendimi durduramadan, elim içgüdüsel olarak karnımın üzerine gitti. "Kızının şu anda sana ihtiyacı var," diye yanıtladım sessizce. "Ona odaklan." "Esra." "Hayır." Tek kelimede sesim titredi ve bundan nefret ettim. "Altı aydır ortadan kaybolduktan sonra bu konuşmayı hastane koridorunda yapma hakkın yok." Acı yüzüne yayıldı. "Bilmiyordum." "Öğrenmeye çalışmadın." "Gitmemi istediğini sanıyordum." "Benim için savaşmanı istedim." Kelimeler, onları tekrar gömeden önce ağzımdan kaçtı. Emir, fiziksel olarak ona vurmuşum gibi görünüyordu. "Korkaktım," diye itiraf etti sessizce. "Evet," diye yanıtladım. Çenesi gerildi. "Konuşabilir miyiz?" "Bazı konuşmaların son kullanma tarihi geçer." Dağılmamı görmeden çıktım. Ama hastaneden ayrılmadım. Gece 11:47'de, kafeteryada tek başıma oturmuş, dokunulmamış bir kahveye bakıyordum. Pencerelerin ötesinde, şehir silueti siyah ve altın rengi parlıyordu. Güzel. Uzak. Ulaşılamaz. Dr. Nil, karşımdaki sandalyeye oturdu. "Az önce bir hayalet görmüş gibi görünüyorsun." Sessizce, mizahsızca güldüm. "Ona yakın bir şey." Daha fazla sormadan önce telefonum titreşti. Emir. Midem hemen gerildi. Mesaj kısaydı. Sude, bebekli güzel doktoru sorup duruyor. Uyuyamıyor. Onu kontrol etmek ister misin?Telefona baktım uzun süre. Parmaklarım ekranın üzerinde titredi. Sude, bebekli güzel doktoru sorup duruyor. Uyuyamıyor. Onu kontrol etmek ister misin? Dr. Nil kaşlarını kaldırdı. "Kim o?" "Hiç kimse," dedim ve telefonu cebime koydum. Ama beş dakika sonra kalktım. Ve kendimi çocuk servisinin koridorunda buldum. Sude'nin odasının kapısı aralıktı. İçeriden loş bir ışık sızıyordu. Emir'ın sesini duydum, yumuşak ve sabırlı, tanıdığım o soğuk iş adamından çok uzakta. "Bebeği olan doktor hanım gelir mi, babacığım?" diye sordu Sude, uykulu bir sesle. "Bilmiyorum tatlım. Uyumayı dener misin?" "Gelirse uyurum." Kapıyı hafifçe tıklattım. Emir başını çevirdi. Gözlerinde şaşkınlık ve minnettarlık karışımı bir ifade vardı. Sude yatağında doğrulmaya çalıştı, sol kolu alçıdaydı. "Dr. Esra!" diye heyecanla bağırdı. "Geldiniz!" "Merhaba Sude," dedim, yatağın kenarına otururken. "Uyuyamıyor musun?" "Bekliyordum sizi." Küçük kız gözlerini kocaman açtı. "Bebeğiniz ne zaman gelecek?" "Yaklaşık iki ay sonra." "Adını ne koyacaksınız?" Soru beni hazırlıksız yakaladı. Henüz düşünmemiştim bile. Belki de düşünmek istememiştim. "Bilmiyorum daha, tatlım." Sude düşündü. "Ben olsam, çok güzel bir isim koyardım. Mesela... Defne. Çok seviyorum Defne ismini." İçimden bir şey kıpırdadı. "Defne," diye tekrarladım yavaşça. "Güzel isim." "Değil mi?" Sude gülümsedi. Sonra göz kapakları ağırlaşmaya başladı. "Babacığım, ben uyuyorum artık. Siz konuşun." Gözlerini kapattı. Birkaç dakika içinde uykuya daldı. Odada sessizlik çöktü. Emir hâlâ bana bakıyordu. Ayakta duruyordu, kolları yanlarında, sanki ne yapacağını bilmiyormuş gibi. Hiç bu kadar savunmasız görmemiştim onu. "Teşekkür ederim," dedi fısıltıyla. "Geldiğin için." "Gelmeseydim uyumazdı," diye yanıtladım soğukça. Ama sesim istediğim kadar sert çıkmadı. "Esra..." "Emir, lütfen." "Bir kahve içer misin?" diye sordu. "Hastanenin alt katında bir kafe var. Açıkmıştır." "Gece yarısı mı?" "Evet." Ona baktım. Yorgun görünüyordu. Gözlerinin altında koyu halkalar vardı. Kravatı hâlâ asılıydı. Kızının yanında saatlerce beklemekten bitap düşmüştü. Ama yine de o eski Emir değildi artık. Daha küçük duruyordu. Daha kırılgan. "On dakika," dedim sonunda. Kafeye indik. Boştu. Sadece bir güvenlik görevlisi uzak masada uyukluyordu. Emir iki kahve getirdi, birini bana uzattı. "Biliyorum," dedi, otururken. "Biliyorum, artık konuşma hakkım yok. Ama... susmak da işe yaramıyor." "Ne söylemek istiyorsun?" Elleriyle fincanı kavradı. Hiç bu kadar tereddüt ettiğini görmemiştim. "O gün," dedi, sesi kısık. "Benden ayrıldığında... dünyam yıkıldı. Ama söyleyemedim. Hiçbir şey söyleyemedim. Sadece durdum ve gitmene izin verdim. Çünkü sen haklıydın." "Ne konuda haklıydım?" "Sevmeyi bilmediğim konusunda." Başını kaldırdı, gözleri benimkilerle buluştu. "Ama öğrenmek istiyorum." Fincanı masaya bıraktım. "Emir, bu kolay değil. Altı ay boyunca..."
Copyright © 2015. All Rights Reserved.