İhanet ve Hesaplaşma Hikayesi

Bir gösteriydi. İnsanların, gerçekte ne olduğunu bile bilmeden komşuların perdeleri aralamasını, bir taraf seçmesini istediklerinde kullandıkları türden yüksek sesli, açık avuç içiyle yapılan bir yumruklamaydı. Perdenin arkasında, çıplak ayakla, sabahlığıma öyle sıkı sarınmış bir halde duruyordum ki kendimi zırh kuşanmış gibi hissediyordum. Salon hâlâ yapıp da içmeyi unuttum kahvenin hafif kokusuyla kaplıydı. Dışarıda, Lütfiye Hanım hâlâ olay çıkarıyordu. “Oğlum her şeyi kendi ödedi!” diye bağırıyordu. “Her şeyi! Bu kadın tekin değil! Çocuğu kendi evine almadı!” Polislerden biri rahatsız görünüyordu. Genç olanı ise kapıya öyle bir bakıyordu ki, sanki bu sirkle uğraşmak yerine kayıp bir bisiklet vakasına gönderilmiş olmayı diler gibiydi. Kapıyı sadece zincirin izin verdiği ölçüde açtım. “Günaydın,” dedim. Yaşlıca olan, göbekli, yorgun ama nazik gözleri olan polis memuru şapkasının kenarına dokundu. “Meryem Salıcı siz misiniz?” “Evet.” “Bir aile içi huzursuzluk ihbarı aldık.” “Aile içi huzursuzluk mu?” diye tekrarladım. Arkasında, Lütfiye Hanım iki elini birden göğe doğru kaldırdı. “İşte itiraf ediyor! Bu kadın deli! Oğlum Antalya’da çalışıyor, bu da onun evine çöktü!” Ona dikkatlice baktım. Sabahın dokuzunda boynunda inciler vardı. İnciler. Ruj.Ütülü bir bluz. Kolunun altına sıkıştırılmış bir çanta. Gerçekten endişeli bir anne buraya terliklerle ve darmadağın saçlarla gelirdi. Lütfiye Hanım bir seyirci kitlesine hitap etmek için giyinmişti. Fark ettiğim ilk faydalı şey buydu. İkincisi ise arkasındaki sokaktan yavaşça dönen siyah arazi aracıydı. Rıza’nın arabası. Mideme kramplar girmedi. Aksine, taş kesildim. Eve panik içinde koşturarak gelmemişti. Destek kuvvetlerle gelmişti. “Size tapu belgelerini gösterebilirim,” dedim polislere. “Ev bana ait. Evlenmeden önce aldım. Kredisini ben ödedim. Tapu sadece benim üzerime.” Genç polis gözlerini kırpıştırdı. Lütfiye Hanım yarım saniyeliğine bağırmayı kesti. Sonra arabanın kapıları açıldı. Önce Rıza indi. İnsanların kendisini önemli biri sanmasını istediğinde hep giydiği o lacivert ceketi vardı üzerinde. İki Noel önce ona aldığım o pahalı ayakkabılar. Aynı yüz—fakat bu sabah o yüzde ne bir suçluluk ne de bir utanç vardı. Sadece bir can sıkıntısı vardı. Sanki onu zahmete sokmuşum gibi. Bahar da yolcu koltuğundan indi. Beyazlar içindeydi. Gelinlik değildi tabii. Daha beteri. Yumuşak keten bir tulum, pahalı sandaletler, altın halka küpeler ve bir şampuan reklamındaymış gibi sırtından aşağı dökülen parlak saçlar. Sabah ışığında sol elindeki bir yüzük parıldadı. Bir saniyeliğine gözüm ona takıldı ve göğsümün içinde bir yerlerden kuru, hafif bir çıtırtı koptu. Sonra Rıza kapıdaki zinciri gördü. Yüz ifadesi değişti. “Meryem,” dedi dikkatlice, sanki bir hayvanı sakinleştirmeye çalışır gibi. “Kapıyı aç.” “Hayır.” Yaşlı polis ona baktı. “Kocası mıyız?” Rıza, resepsiyonistlere ve banka müdürlerine gösterdiği o gülümsemeyi takındı. “Evet. Rıza Salıcı.” “Hayır,” dedim. “Rıza Menteş. Salıcı benim soyadım.” Polis ikimizin arasında göz gezdirdi. Rıza’nın gülüşü dondu. Bahar ona doğru yanaştı. Beni tepeden tırnağa süzdü; sabahlığıma, çıplak ayaklarıma ve makyajsız yüzüme baktı. Sonra dudakları kıvrıldı. O gülümseme beni kahveden çok daha çabuk ayılttı. “Memur bey,” dedi Rıza, “karım bir tür kriz geçiriyor. Ayrılacağımızı öğrendi ve mantıksız tepkiler veriyor. Ben iş seyahatindeyken kilitleri değiştirmiş. Annem de endişelenmiş.” “Annen senin Antalya’da olduğunu biliyor muydu?” diye sordum.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.