İkiz kız kardeşim her gün kocasının şiddetine maruz kalıyordu

İkiz kız kardeşim her gün kocasının şiddetine maruz kalıyordu. Kardeşimle kimliklerimizi değiştirip onun kocasına yaptıklarının bedelini ödettik. Benim adım Nehir Yılmaz. İkiz kardeşim Lidya Yılmaz. Birbirimizin tıpatıp aynısı olarak doğduk ama hayat bizi sanki tamamen farklı dünyalar için yaratılmışız gibi ayırdı. On yıl boyunca Ankara’nın dışında, Gazi Psikiyatri Hastanesi’nde kapalı kaldım. Lidya ise aynı on yıl boyunca parçalanarak ayakta durmaya çalışan bir hayatı sürdürmeye çalıştı. Doktorlar bende “dürtü kontrol bozukluğu” olduğunu söylüyordu. Uzun kelimeler kullanıyorlardı: dengesiz, öngörülemez, taşkın. Ben ise daha basit bir gerçeğe inanıyordum: Her şeyi fazla yoğun hissediyordum. Sevinç göğsümü yakıyordu. Öfke gözlerimi karartıyordu. Korku ellerimi titretip içimde başka biri yaşıyormuş gibi hissettiriyordu; daha vahşi, daha hızlı, adaletsizliğe daha az tahammülü olan biri. Beni buraya getiren şey de o öfkeydi. On altı yaşındayken, bir gün liseden sonra bir sokağın köşesinde bir çocuğun Lidya’yı saçından sürükleyerek götürdüğünü gördüm. Sonra hatırladığım tek şey, kırılan bir tahta sandalyenin sesi, çığlıklar ve insanların yüzlerindeki şok ifadesiydi. Kimse onun yaptıklarına bakmadı. Herkes bana baktı. “Canavar” dediler. “Deli” dediler. “Tehlikeli” dediler. Ailem korktu. Mahalle korktu. Ve korkunun hükmettiği yerde merhamet genellikle kapının arkasında kalır. “Senin iyiliğin için” ve “başkalarının güvenliği için” diyerek beni hastaneye yatırdılar. On yıl, beyaz duvarlar ve demir parmaklıklar arasında yaşamak için çok uzun bir süreydi. Ama orada tamamen mutsuz değildim. Garip bir şekilde hastane sessizdi. Kurallar açıktı. Kimse önce sevip sonra ezmiyordu. Ta ki o güne kadar. Bir şeylerin yanlış olduğunu onu görmeden önce hissettim. Hava farklı ağırdı. Gökyüzü griydi. Ziyaret odasının kapısı açılıp Lidya içeri girdiğinde, onu bir an tanıyamadım. Zayıflamıştı, omuzları çökmüştü, sanki görünmeyen bir taş taşıyordu. Sıcak havaya rağmen yakası en üste kadar ilikliydi. Yüzündeki morluğu kapatmaya çalışan kötü sürülmüş bir makyaj vardı. Zorla gülümsedi ama dudakları titriyordu. Önüme meyve dolu küçük bir sepet koydu. Portakallar ezikti. Tıpkı onun gibi. —Nasılsın, Nehir? —dedi, sesi var olmaktan özür diliyor gibiydi. Cevap vermedim. Bileğini tuttum. İrkiltti. —Yüzüne ne oldu? —Bisikletten düştüm —dedi, gülmeye çalışarak....
Copyright © 2015. All Rights Reserved.