İlkinde yorgunluk sandım
BÖLÜM 3 O cümleyi duyduktan sonra artık eskisi gibi olmadım. “Elif ilk kurban değildi.” Bazı kelimeler sadece duyulmaz; insanın içine bir kıymık gibi saplanır. O geceden sonra gözlerimi her kapattığımda misafir odasını, kilitlenen kapıyı, yaklaşan elleri, Volkan’ın o soğuk gülüşünü ve en çok da Mert’in sessizliğini görüyordum. En çok onun sessizliğini. Ertesi gün Jandarma beni yeniden ifadeye çağırdı. Dosyaya bakan Başkomiser Ramazan, kalın bir klasörü masaya koydu ve ciddi bir ifadeyle konuştu. —Elif Hanım, bu dosyada sizinle bağlantılı 3 kadın daha tespit edildi. Sandalyenin altımda boşaldığını hissettim. —Üç mü? —Şimdilik. Haluk Demir’in sadece benim arsalarımı hedeflemediğini anlattı. Yıllardır imar bölgelerine yakın mülkleri olan aileleri baskı altına alıyormuş. Önce düşük teklif, sonra tehdit, sonra “zayıf nokta” arama… Borç, aile içi sorunlar, eksik evraklar… Hiçbir şey bulamazsa korku yaratıyormuş. Videolar. Fotoğraflar. Zorla imzalar. —Mert dahil mi? —diye sordum, cevabı zaten bilerek. Ramazan bir süre sustu. —3 dosyada adı geçiyor. Her zaman aktif değil ama orada. “Orada.” Bu kelime beklediğimden daha çok canımı yaktı. Mert hep oradaydı. Beni odaya götürürken oradaydı. Telefonum kapatılırken oradaydı. Babası benim hakkımda konuşurken oradaydı. Hep oradaydı… ama hiçbir şey yapmamıştı. O gece Fatma Hanım beni Tünel hattına yakın küçük bir kafede görmek istedi. Jandarma uzaktan takip ederek gittim. Onu görünce tanımakta zorlandım. Eskiden kusursuz görünen, sofrayı bile milimetrik düzenleyen kadın; şimdi çökmüş, gözleri morarmış, elleri titreyen birine dönüşmüştü. —Videoları ben gönderdim —dedi oturur oturmaz. Cevap vermedim. —İlk bayıldığın geceden sonra şüphelendim. Haluk’la Mert’i konuşurken duydum. Bir gece Haluk’un telefonunu kontrol ettim… gördüklerim çok kötüydü. —Ve yine de beni o eve gönderdiniz? Ağlamaya başladı. —Korktum. —Ben de. Bu cümle onu susturdu. Fatma Hanım çantasından bir USB bellek çıkardı ve masaya bıraktı. —Burada her şey var. İsimler, tarihler, deliller… Daha önce vermedim çünkü duracaklarını sandım. —Dururlar mıydı? Başını salladı. —Haluk artık bir canavara dönüşmüştü. Mert ise… seni korumaya çalıştı ama cesaret edemedi. Güldüm, ama içi boştu. —Ne güzel. Az daha ölüyordum ama o “denemiş”. Başını eğdi. —Senden affetmeni istemiyorum. Tam tersini istiyorum. Affetme. Belki o zaman ben de kendimi kandırmam. USB’yi alıp kalktım. Giderken arkamdan seslendi: —Elif… beni de affetme. Cevap vermedim. Çünkü bazı acılar hemen cevap istemez. Yeni delillerle dosya patladı. Haluk Demir resmen tutuklandı. Volkan kaçtı. Rıza yakalandı. Birçok memur Haluk’u tanımadığını söyledi ama sosyal medyada birlikte fotoğrafları dolaşıyordu. Mert soruşturma altına alındı. Hemen tutuklanmadı çünkü Haluk onun “hiçbir şey bilmediğini” iddia etti. Bu bir yalandı ama hesaplı bir yalan: babanın, oğlunu kurtarmaya çalışması… Günler sonra Mert beni bilinmeyen bir numaradan aradı. —Seni görmem lazım. —Benim sana ihtiyacım yok. —Elif, lütfen. Son kez. —Hayır. —Volkan kaçmış. Bir an donup kaldım. —Ne? —Beni aradı. Her şeyi anlatacağını söylüyor. Başka bir hard disk varmış. Daha fazla video var. Telefonu hoparlöre aldım, Ramazan da dinliyordu. —Neredesin Mert? —diye sordu. Uzun bir sessizlik oldu. —Valsequillo yolundaki eski depodayım. Para ve araç istiyor. —Tek gitme —dedim istemsizce. Kahkahası kırık çıktı. —Şimdi mi beni düşünüyorsun? Cevap vermek zor ama gerçekti: evet. Çünkü artık onu sevdiğim için değil, bir zamanlar beni güldüren adamı hatırladığım için. —Saçmalama —dedim. —Zaten çoktan saçmaladım. Telefon bir anda kesildi. Jandarma hemen harekete geçti. Ben de ısrar ettim. Ramazan izin vermedi ama Mert ismimi söylediği için bir araçla ben de götürüldüm. Depoya vardığımızda yağmur şiddetliydi. İçeriden bir silah sesi geldi. Her şey bir kâbus gibiydi. Ekip içeri girdi. Ben dışarıda, bir aracın arkasında titreyerek kaldım. Çığlıklar, adımlar, bir silah sesi daha… sonra bir ses: —Yaralı! İçeri alındığımda Mert yerdeydi. Göğsünde kan vardı. Volkan kelepçelenmiş, bağırıyordu. Mert bana baktı. —İyi misin? O soru beni tuhaf bir şekilde parçaladı. Beni korkunun içine bırakan adam, şimdi kan içinde bana iyi olup olmadığımı soruyordu. —Konuşma —dedim. —Özür dilerim. —Böyle bitirme. —Başka türlü bitiremem. Hastaneye götürüldü. Yaşadı ama zayıf kaldı, gözetim altına alındı. Volkan her şeyi anlattı. Depodaki hard disk bulundu. Daha fazla kadın, daha fazla dosya, daha fazla hayat ortaya çıktı. Bir hafta sonra boşanma davası açtım. Mert hastane yatağındayken evrakları götürdüm. —Hiç beni sevdin mi? —diye sordu. Uzun süre baktım. —Evet. Gözleri doldu. —O zaman tamamen yalan değildi. —Hayır. Ama bu seni kurtarmaz. İmzaladı. Giderken söyledi: —Ben, sana zarar gelmesin diye “hiç karışmıyorum” demenin aslında suç ortaklığı olduğunu anlamadım. Kapıda durdum. —Asıl hata buydu. Sessizliğin etkisiz olduğunu sanman. Bir daha onu ziyaret etmedim. Dava aylar sonra başladı. O zamana kadar adım artık bir dedikodu değil, ulusal bir dosyanın parçasıydı. Kimileri beni cesur dedi, kimileri abartmakla suçladı. Her zaman olduğu gibi, suçluların rahatsız olmaması için susmamı isteyen insanlar vardı. Ailem her duruşmaya geldi. Annem hep yanımda tesbih taşırdı. Babam çok konuşmazdı ama her titrediğimde elimi tutardı. Haluk Demir hiç başını eğmedi. Hâlâ önemli biri olduğunu sanıyordu. —Bu bir aile intikamı —dedi. Ben ayağa kalktım. —Siz gücünüzü benim yüzümden kaybetmediniz. İnsanların korkusunu satın alabileceğinizi sandığınız gün kaybettiniz. Ben ailenizi yıkmadım. Siz onu bir tehdit ofisine çevirdiniz. İlk kez cevap veremedi. Volkan ağır ceza aldı. Rıza da. Haluk Demir birçok suçtan hüküm giydi. Daha sonra başka isimler de düştü. Mağdurlar tek tek konuşmaya başladı. Bir kadın bana adliye çıkışında sarıldı: —Susmadığın için teşekkür ederim. O gece uzun süre ağladım. Mert tamamen aklanmadı. Suçu sabit bulundu: para almış, bilgi saklamış, olanlara göz yummuştu. Cezası babasından daha hafifti ama hayatını tamamen değiştirecek kadar ağırdı. Nakil günü bana bir mektup gönderdi. İki hafta açmadım. Sonra okudum: “Elif, senden özür dilemiyorum. Çünkü o kelime artık yetmez. Benim en büyük suçum, sessizliğimi nötr sanmaktı. Değildi. Sessizliğim bir kapıydı. Umarım bir gün beni, seni koruyamayan ama seni seven adam olarak hatırlarsın.” Mektubu bir kutuya koydum. Sevgi için değil. Özlem için değil. Sadece izleri hatırlamak için. Mert’le yaşadığım evi sattım. İşimden ayrıldım. Başka bir şehirde, Çanakkale’ye yakın küçük bir eve taşındım. Uyumayı yeniden öğrendim. Önce kapının arkasına sandalye koydum. Sonra sadece ışığı açık bıraktım. Aylar sonra bir gece 7 saat kesintisiz uyuduğumu fark ettim. Ağladım. Fatma Hanım, İzmir’de bir akrabasının yanına taşındı. Gitmeden önce beni bir kez daha gördü. Bana bir banka defteri verdi. —Benim param. Terapiye ya da yeni başlangıca kullan. Geri verdim. —Benim ihtiyacım satın alınmaz. Başını salladı. —Biliyorum. Vedalaştık. Sarılmadık. Aramızda çok şey vardı: suç, korku, pişmanlık. Bazı özürler geç gelir ama yine de ağırlık taşır. Bugün 2 yıl geçti. Bağımsız danışman olarak çalışıyorum ve şiddet mağduru kadınlara destek veren bir kuruluşla birlikteyim. Hikâyemi acımak için anlatmıyorum. Çünkü tehlike her zaman bağırmaz. Bazen çorba servis eder, sana “mija” der ve ailenin her şeyden önemli olduğunu söyler. Şunu öğrendim: büyük evler her zaman yuva değildir. Saygın soyadlar her zaman güven vermez. Sessiz sevgi, bazen suç ortaklığıdır. Ve hiçbir kadın, onu içeriden öldüren bir sessizliğe mecbur değildir. İnsanlar bana hâlâ Mert’i affedip affetmediğimi soruyor. Gerçek şu: artık onu düşünerek yaşamıyorum. Bu ne affetmek ne de intikam. Bu, iyileşmek. Ve en sonunda anladım: insanlar bir anda kaybolmaz. Yavaş yavaş kaybolurlar. Küçük bir yalanla, şüpheli bir imzayla, başka tarafa bakılan bir anla, kimsenin açmaya cesaret edemediği bir kapıyla. O yüzden, eğer bir gün içinden bir şey “bu yanlış” diyorsa, onu dinle. Sana abartıyorsun deseler bile. Yorgun, hassas ya da deli olsan bile. Çünkü bazen sezgi, henüz kimsenin susturamadığı tek sestir.