Karnımdaki bebeğin tek olmadığını henüz bilmiyordu.

Kapıyı çekip çıktım. Yağmurun altında yürüdüm. Karnım önümde, çantam arkamda. Boğaz’ın suları siyahtı. Tıpkı geleceğim gibi. Tarabya’ya kadar yürüdüm. Otobüs durağında üç saat bekledim. Üç saat. Hayatımın en uzun üç saati. Karnım sancılıyordu, ayaklarım uyuşmuştu, dişlerim takırdıyordu. İlk otogara doğru bilet aldım. Şoföre nereye gittiğini bile sormadım. Otobüs gece yarısı kalktı. Camdan İstanbul’a baktım. Bütün ışıklar bulanıktı. Yağmur yüzünden mi, gözyaşlarım yüzünden mi anlamadım. Sabah uyandığımda otobüsün İzmir terminaline yaklaştığını anons ediyorlardı. İzmir. Hiç gelmemiştim. Tek bir tanıdığım yoktu. Tek bir kişi. İndim. Karnımı tuttum. Yutkundum. Ve işte o anda, terminalin ortasında, elimde bir çanta ve karnımda iki bebek varken — telefonum çaldı. Bilinmeyen numara. Açtım. Karşıdaki ses, hayatımın bir sonraki yedi yılını tek bir cümlede paramparça edecek olan sesti. “Selin Hanım, ben Kerem Bey’in avukatı.” Donup kaldım. Daha köşkten ayrılalı sekiz saat olmuştu. Sekiz saat. Beni nasıl buldular? “Buyurun.” “Kerem Bey, dün gece imzaladığınız evlilik sözleşmesinin maddelerini hatırlatmamı istedi. Boşanma durumunda hiçbir hak talep edemezsiniz. Ortak hesap dondurulmuştur. Kredi kartlarınız iptal edilmiştir. Telefon hattınız bugün öğleye kadar kapatılacaktır.” Boğazım kurudu. “Avukat Bey, ben hamileyim.” Sessizlik. Sonra soğuk bir cevap: “Kerem Bey, o bebeğin kendisinden olmadığını düşünüyor. Eğer DNA testi talebinde bulunursanız mahkemeye gideriz. Ama tavsiyem, gelmemeniz.” Kapattı. Telefonu kulağımdan indirdim. Ekrana baktım. Sonra terminalin kirli zeminine baktım. Bir kadın çocuğuna simit alıyordu. Bir başkası valizini sürüklüyordu. Hayat devam ediyordu. Sadece benim hayatım durmuştu. “Bebeğinin kendisinden olmadığını düşünüyor.” Düşünmüyordu. Biliyordu. Sadece kendini temize çıkarmak istiyordu. İşte bu yüzden gece çıkmadan beni evden zorla yollamamıştı — çünkü o zaman izi kalırdı. Ama ben kendim çıkıp gidersem? “Karısı başkasından hamile kaldı, kaçtı,” diye anlatabilirdi. Çevresine. Altunsoylar’a. Herkese. İşte bu kadar alçaktı. Ayakta zor duruyordum. Bir bankın üzerine çöktüm. Bir saat orada oturdum. Sonra iki saat. Sonra anladım — bekleyecek lüksüm yoktu. Çantamdaki paramı saydım. 3,400 lira. Hepsi bu. Karnımda iki bebek. Cebimde 3,400 lira. Tanıdığım sıfır insan. İzmir’in tozlu sokaklarında yürüdüm. Konak’a doğru gittim. Kemeraltı’ndan geçtim. Sonra bir kuaföre rastladım. Camında “Çalışan Aranıyor” yazıyordu. İçeri girdim. Tezgâhın arkasında orta yaşlı, kaşları çatık, ama gözleri yumuşak bir kadın vardı. “Çalışan aradığınızı gördüm.” Beni tepeden tırnağa süzdü. Karnıma takıldı gözleri. “Kaç aylıksın kızım?” “Beş.” “İkinci ay falan değil yani.” “Hayır.” Sustu. Bir koltuğu işaret etti. “Otur.” Oturdum. Bana çay ikram etti. Sonra sordu: “Kocan dövdü mü?” Başımı eğdim. “Daha kötü. Beni silmek istedi.” Anlamıştı. Bir kelime daha sormadı. “Adım Hatice. Hatice Teyze derler. Yukarıda bir küçük odam var. Boşta. İçinde sadece bir yatak ve dolap var. İstersen oraya yerleş. Burada da fırçaları yıkarsın, havluları katlarsın, randevuları telefondan alırsın. Çok para veremem. Ama açken yatmazsın bu evde.” Ağladım. Sessizce ağladım. Çay bardağının buharına ağladım. Bilmediğim bir şehirde, bilmediğim bir kadının kuaföründe, hayatımın en güzel sözünü duydum: “Açken yatmazsın bu evde.” İşte böyle başladı. Hatice Teyze beni kızı gibi sahiplendi. Gündüz salonda çalıştım. Geceleri internetten online dersler aldım. Uyumayan bir kadındım. Hâlâ da öyleyim. Doğum günü geldiğinde Hatice Teyze beni eski bir taksiyle Tepecik Hastanesi’ne götürdü. Yol boyunca dua etti. Ben bağırdım. Bağırdım, bağırdım, bağırdım. Sonra iki sesi duydum. İki ağlama. Aynı anda. Mert ve Mete. Birbirinin aynası iki minik melek. Onları göğsüme verdiklerinde, hayatımda ilk kez utanmadan ağladım. Yüksek sesle. “Siz engel değildiniz,” diye fısıldadım. “Siz benim hayata dönüşümdünüz.” Sonraki yıllar sessiz bir savaştı. Gündüz anneydim. Geceleri öğrenciydim. Sabahları işçi. Çocuklar uyuyunca masaya geçer, hesap yapardım. Bir gün kendi salonumu açacaktım. Bir gün. Ağladıklarında ben de ağlamak isterdim ama kalkardım. Kalkmak zorundaydım. “Anne, babam nerede?” diye sormaya başladıkları gün dünyam ikinci kez kırıldı. Derin bir nefes alırdım. “Uzakta.” “Bizi seviyor mu?” Bu soru her seferinde içimde bir şey koparırdı. “Neyi kaybettiğini bilmiyor.” Beş yaşında kendi spamı açtım. Küçücüktü. Üç yatak. Sade bir tabela: Selin Yıldız Güzellik. Ama bir farkım vardı: Ben güzellik satmıyordum. Saygınlık satıyordum. Kırılmış kadınlar gözleri yerde girerdi salondan. Çıkarken başları dik olurdu. İlk gelen müşterilerimden biri benim hikayemi öğrenince ağlamıştı. “Selin Hanım, ben de boşandım. Ama hâlâ kendime aynada bakamıyorum,” demişti.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.