Öz kızım beni huzurevinin kapısından içeri itti

Öz kızım beni huzurevinin kapısından içeri itti ve kâğıtları imzalarken bir kere bile arkasına bakmadı. On yedi yaşındaki torunum Elif yüzümü iki avucunun arasına aldı, parmakları titriyordu, “Babaanne, 18’ime basar basmaz seni buradan alacağım, üzerime yemin ederim” dedi. Bir yıl boyunca çamaşır suyu, terk edilmişlik ve tutulmamış sözler kokladım… ta ki o gün gelene kadar, ve gecenin köründe biri o demir kapıyı şangırdatana kadar. Adım Sevim. Altmış yedi yaşındayım. Üsküdar’da, Çamlıca’nın eteklerinde bir huzurevinin resepsiyonunda, ayakta dikiliyordum. Kızım Nurcan masaya doğru eğilmiş, kâğıtlara imza atıyordu. Bir paket teslim ediyormuş gibi. Beni teslim ediyordu. Onu tek başıma büyüten ben. Babası bizi bırakıp gittiğinde, gece yarısı çamaşır leğeninin başında ağlamayı bırakıp tekrar yıkamaya başlayan ben. Üç yaşındayken ateşi 40’a vurduğunda, göğsümde yatağa yatmadan üç gece sabaha kadar oturan ben. Şimdi resepsiyondaki o sarı klasörün içinde bir isimden ibarettim. Elif arkamdaydı. On yedi yaşında, kemiklerine kadar titriyordu. Yüzümü iki avucunun arasına aldı. “Babaanne, bana bak.” Baktım. Gözlerinde öfke vardı, yaşlar vardı, ama en çok da bir şey vardı. Bir söz. “18’ime basar basmaz, yeminle, seni buradan alacağım.” Saçını okşadım. Yumuşacık saçları, hâlâ dört yaşındaki gibi. “Git artık kızım. Annen sana kızmasın, benimle yeterince uğraştı zaten.” Başını iki yana salladı. “Bu doğru değil babaanne. Bu doğru değil.” Hayır. Doğru değildi. Ama belli bir yaştan sonra insan öğreniyor: doğru olan, çoğu zaman kazanmıyor. Hele ki seni doğuran kişi senin artık bir yük olduğuna karar verdiyse. Nurcan’a göre beni buraya getirmek “ikimiz için de en iyisi”ymiş. Nefes alacak alana ihtiyacı varmış. Artık benimle ilgilenemiyormuş. Komik. Onun da üç yaşında ateşten zar zor nefes aldığı o gece, ben de ilgilenebilecek durumda değildim aslında. Ama yine de kaldım. Hatta o kucağımda kalmasın diye, sandalyeye bağlı gibi tuttum kendimi sabaha kadar. Elif beni sıkı sıkı sarıldı. O kadar sıkı sıkı ki, hâlâ kemiklerimde o son kucaklamanın izini hissediyorum. “18’ime basar basmaz, geliyorum babaanne,” diye fısıldadı kulağıma. Bir yıl. Sadece bir yıl dayanmam gerekiyordu. İlk gece bunu kendime tekrar ettim, yabancı bir yatakta, nem ve teslimiyet kokan bir battaniyenin altında. Sabah ilaç arabalarının gıcırtısıyla uyandığımda bunu tekrar ettim. Her kapı sesine başımı çevirip de beni aramaya gelen olmadığını gördüğümde bunu tekrar ettim. İçerideki günler uzundu. Ağır. Hepsi birbirinin aynısı. Dezenfektan kokusu insanın ruhuna işliyor, ama kimsenin hüznünü temizleyemiyor. Yemekler tatsız. Sohbetler bozuk saatler gibi dönüyor durmadan: kim olduk, nasıl bir evimiz vardı, kaç çocuğumuz bize döneceğine söz vermişti. Pazar günleri kendine bakım yapan bir kadın vardı. Yavaş yavaş ruj sürerdi. Saçını tarardı. Lavanta kolonyasını bileklerine sıkardı. “Belki bugün gelirler,” derdi. Hiç gelmediler. Benim ziyaretçim yoktu. Benim bir sözüm vardı. Ve denize düşmüş gibi ona tutundum. “Bir masala tutunuyorsun Sevim’ciğim,” dedi Hatice Teyze. Buranın en eski sakini.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.