Kocam eve gururla geldi

Ve bazen… sessizlik en acı cevaptır. Emir’in gözlerinden yaşlar süzüldü. Başını kaldırıp bana baktı. — Anne… gidebilir miyiz artık? Kalbim acıyla sıkıştı. Eğilip oğluma sarıldım. — Evet canım. Gidebiliriz. Murat panikle bize doğru yürüdü. — Elif, lütfen… oğlumu götürme… Ona son kez baktım. Kazadan sonra gecelerce başında beklediğim adamdı o. Borçlarını ödediğim adam. Hayatımı paylaşacağımı sandığım adam. Ama şimdi karşımda duran kişi… tamamen yabancıydı. — En acı şeyin ne olduğunu biliyor musun, Murat? Boğuk bir sesle konuştu: — Hata yaptım… biliyorum… — Hayır. En acı şey, oğluma kadınların “aile” uğruna bir evlilikte yavaş yavaş yok olmaması gerektiğini öğretmek zorunda kalmam oldu. Neriman Hanım aniden ağlamaya başladı. — Elif… bu aileyi dağıtamazsın… Ona döndüm. Bakışlarım buz gibiydi. — Aile mi? Parmağımla Emir’i gösterdim. — Gerçek bir aile, bir çocuğun kendi evinden korkmasına sebep olmaz. Kadın sustu. Avukat Demir belgeleri Murat’a uzattı. — Bunlar boşanma evrakları. Murat’ın elleri titremeye başladı. — Ne zamandan beri hazırlanıyordun? Duvardaki saate baktım. — Sen annenin oğlumuzun önünde bana “çıkarcı kadın” dediği gün hiçbir şey yapmadığında. Murat sandalyeye çöktü. İlk kez gerçekten yıkıldığını gördüm. Paradan dolayı değil. Daire yüzünden değil. Hayatındaki en önemli şeyi kaybettiğini fark ettiği için. Gerçek ailesini. Bir polis memuru Neriman Hanım’a yaklaştı. — Hanımefendi, bizimle gelip ifade vermeniz gerekiyor. Kadın panikle Murat’a sarıldı. — Oğlum! Bir şey söylesene! Ama Murat hareket etmedi. Sadece Emir’e bakıyordu. Annesinin arkasına saklanan, kendi babasından korkan oğluna… İşte o anda anladı. Hayatı boyunca “iyi bir evlat” olmaya çalışmıştı… Ama iyi bir eş ve iyi bir baba olmayı başaramamıştı. Polisler Neriman Hanım’ı götürürken kadın dönüp bağırdı: — Her şey senin suçun! Oğlumu elimden aldın! Sakin bir sesle cevap verdim: — Hayır. Kapıyı açtım. — Siz onun büyümesine hiç izin vermediniz. Kapı kapandı. Ve ev sonunda sessizleşti. Murat ağlamaya başladı. Öfkeli bir ağlayış değildi bu. Yıllarca yanlış yaşamış bir adamın çaresizce yıkılışıydı. Bana baktı. — Özür dilerim… Başımı hafifçe salladım. — Biliyorum. — Beni affedebilir misin? Birkaç saniye sessiz kaldım. Sonra cevap verdim: — Belki. Gözlerinde bir umut ışığı belirdi. Ama sonraki sözüm o umudu paramparça etti. — Ama affetmek, seninle kalacağım anlamına gelmez. Murat başını eğdi. Önceden hazırladığım valizi aldım. Emir’in elini tutup kapıya yöneldim. Tam çıkarken Emir bir anda durdu. Babasına uzun uzun baktı. Sonra peluş dinozorunu kanepeye bıraktı. Bu oyuncak, Murat’ın ona beşinci yaş gününde aldığı hediyeydi. — Bunu sende bırakıyorum baba. Murat hıçkırarak ağlamaya başladı. Ama Emir… bir daha arkasına bakmadı. Üç ay sonra… Ben ve Emir İzmir’e taşındık. Denize yakın küçük bir eve. Artık bağırış yoktu. Soğuk akşam yemekleri yoktu. Yorgun olduğum için beni suçlu hissettiren kimse yoktu. Emir yeniden gülmeye başladı. Yeni arkadaşlar edindi. Futbola başladı. Yeni evimizdeki ilk gece bana sarılıp sordu: — Anne… gerçek evimiz burası mı artık? Oğluma sımsıkı sarıldım. Gözlerim doldu. — Evet canım. — Çünkü burada… sen artık ağlamıyorsun. Başımı çevirdim ki gözyaşlarımı görmesin. Bir yıl sonra Murat bana bir mektup gönderdi. Ne geri dönmemi istemek için. Ne de kendini savunmak için. Sadece tek bir cümle vardı: “Gerçek aile sevgisinin, bir kişiyi feda edip diğerini şımartmak olmadığını sonunda öğrendim.” Mektubu katladım. Hafifçe gülümsedim. Ve çekmeceye koydum. Bir zamanlar canımı acıtan… Ama artık beni incitmeye gücü olmayan şeylerin yanına.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.