Küçük Bir Çocuk Hasta ve Yaşlı Komşusuna 3 Yıl Boyunca Baktı

Annesi birkaç adım ötede durdu, Hakan'ın bunu ilk gören kişi olması gerektiğini anlamıştı. Hakan zarfı açtı. İçinden bir mektup çıktı: "Sevgili Hakanım, Eğer bu kutu sana ulaştıysa, muhtemelen ben gitmişimdir. Üzüleceğini biliyorum ve bunun için özür dilerim. Hoşça kal demeden gitmek istemezdim ama yaşlı kalpler zamanlamayı her zaman seçemiyor." Hakan dudaklarını birbirine bastırdı. Kelimeler buğulanınca koluyla gözlerini sildi ve okumaya devam etti. "Tam da kimsenin kapımı çalmasını beklemediğim bir anda hayatıma girdin. Önce sadece kibarlık yapıyorsun sandım. Ama sonra yine geldin. Defalarca. Poşetlerimi taşıdın, çorba getirdin, ellerimin artık güç yetiremediği yerleri temizledin ve sessizlik çok ağırlaştığında yanımda oturdun." Annesi elini ağzına götürdü ama konuşmadı. Hakan yutkunarak devam etti. "Sana bir keresinde torunumu hatırlattığını söylemiştim. Bu doğruydu. Ama sana söylemediğim şey, onu gücümü kaybetmeden çok önce kaybettiğimdi. Ölüme değil; gurura, mesafelere ve hiç söylenmemesi gereken sözlere kaybettim. Yıllarca onu bekledim. Hiç gelmedi." Hakan mektuba bakakaldı. Leman Hanım’ın bu sözleri söylerken canının yandığını hissettiği o anı hatırladı. "Hiç soru sormadın, seni bunun için çok sevdim. Ben paylaşmaya hazır olana kadar acımı içimde tutmama izin verdin. Ama kapımdan her girdiğinde, kendimi biraz daha az unutulmuş hissettim." Hakan’ın göğsünden bir hıçkırık koptu. Annesi yanına diz çöküp kolunu omzuna doladı. "Canım oğlum..." Hakan mektubu tutarak annesine yaslandı. "Bu kazak torunumundu. Senin yaşlarındayken onun için örmüştüm ama hiç giymedi. Kıyamadığım için saklamıştım. Şimdi senin olmasını istiyorum. Onun yerini aldığın için değil evladım; kimse kimsenin yerini tutamaz. Bu kazağı sana veriyorum çünkü sen yaşlı bir kadına sonsuza dek kaybettiğini sandığı bir şeyi verdin: Bir aile." Hakan kutudan mavi kazağı çıkardı. Yumuşaktı, bir kolundaki ilmekler biraz düzensizdi. Kazağı göğsüne bastırdı ve Leman Hanım’ın gidişinden beri ilk kez hıçkıra hıçkıra ağladı. "Orada olmalıydım," diye fısıldadı. "O gün onu kontrol etmeliydim." Annesi ona daha sıkı sarıldı. "Hakan, sen üç yıl boyunca onun yanındaydın. Ona, çoğu insanın bir ömür boyu verdiğinden daha fazlasını verdin." "Ama yalnızdı." "Hayır," dedi annesi yumuşakça. "Senin sayende yalnız değildi." Hakan kutuya tekrar bakınca fotoğraf albümünü buldu. İlk sayfalarda Leman Hanım’ın gençlik halleri, bir bahçede gülerken çekilmiş fotoğrafları vardı. Sonra koyu saçlı, ön dişleri eksik, parlak gözlü küçük bir çocuğun fotoğrafları geliyordu. Torunu. Son sayfaya ise Hakan’ın daha önce hiç görmediği bir fotoğraf iliştirilmişti. Bu, Hakan ve Leman Hanım’dı. O günü hatırladı. Hakan, saksı standının kırık bacağını tamir ettikten sonra annesi verandada çekmişti bu poşeti. Leman Hanım dizinde bir battaniyeyle koltuğunda oturuyor, Hakan ise yanında mahcup bir şekilde sırıtıyordu; kadın onun elini tutmuştu. Arkasında Leman Hanım şöyle yazmıştı: "Gönül bağım, seçtiğim torunum." Hakan başparmağıyla kelimelerin üzerinden geçti. O öğleden sonra kutuyu içeri taşıdı ve fotoğrafı masasına koydu. Bir hafta sonra, Leman Hanım kasabanın yakınındaki o küçük mezarlıkta defnedilirken, Hakan ceketinin altına o mavi kazağı giymişti. Cenazede tanımadığı bir adam herkesten uzakta durmuş, elleriyle yüzünü kapatarak ağlıyordu. Albümdeki çocuktan daha yaşlı görünüyordu ama Hakan anlamıştı. O, Leman Hanım’ın torunuydu. Törenden sonra adam ona yaklaştı. Sesi titreyerek, "Sen Hakan mısın?" diye sordu. Hakan başıyla onayladı. "Senden bahsetmişti mektubunda," dedi adam. "Benim gelmediğim zamanlarda senin hep orada olduğunu yazmış." Hakan ne diyeceğini bilemedi, sadece "Sizi çok özlemişti," diyebildi. Adam gözlerini kapattı. "Biliyorum." Hakan, çiçeklerin rüzgarda titrediği mezara doğru baktı. Yıllarca Leman Hanım’ın pazar poşetlerini taşıdığını, evini temizlediğini ve yalnız saatlerini geçirmesine yardım ettiğini sanmıştı. O kutuyu açtıktan sonra gerçeği anlamıştı. Aslında Leman Hanım da ona yardım ediyordu. Ona, nezaketin önemli olması için yüksek sesli olmasına gerek olmadığını öğretmişti. Okul çıkışı bir kap çorbayla gelebilirdi. Eski bir diziyi izlerken sessizce yanında oturabilirdi. Birisi sevildiğini hatırlayana kadar o kapıyı çalmaya devam edebilirdi. Ve Hakan, o günden sonra insanlar için orada olmaktan hiç vazgeçmedi. Peki, asıl soru şu: Nezaket, birinin elinde kalan tek aile bağı olduğunda, "bu benim yüküm değil" diyerek arkaya mı bakarsınız, yoksa sevginin gerçek olması için her zaman aynı kandan gelmek gerekmediğini kanıtlamak için orada olmaya devam mı edersiniz?
Copyright © 2015. All Rights Reserved.