Öz kızım beni huzurevinin kapısından içeri itti

Başımı kaldırdım. Belki kuruntu ediyordum. Belki rüzgardı. Belki yaşlı kulaklarımın oyunuydu. Ama hayır. Mandal bir kere daha şangırdadı. Sonra bahçe kapısı yavaşça açıldı. Karanlığın içinden bir siluet çıktı. İnce. Uzun. Telaşlı. Koşarak geliyordu. Spor ayakkabıları çakıl taşlarına vurarak ses çıkarıyordu. “Babaanne!” O sesi tanımam için bin yıl geçmesi gerekirdi. O sesi tanımam için hiçbir şey gerekmiyordu. “Babaanne, buradayım!” Kalktım. Bacaklarım uyuşmuştu, sendeledim, banka tutundum. Elif koşarak geldi. Saçları darmadağındı. Yüzünde toz vardı. Gözleri kıpkırmızıydı, sanki saatlerdir ağlıyordu. Üzerinde bir okul forması değildi. Eski bir kot pantolon, üzerinde bir polo tişört. Boynunda restoran çalışanlarının taktığı türden ince bir bağ vardı hâlâ. Bana çarpar gibi sarıldı. O kadar sert ki neredeyse ikimiz de bankın üstüne yığıldık. “Geç kaldım, geç kaldım, geç kaldım…” Soluksuzdu. “Babaanne, otobüs bozuldu. Sonra başka bir otobüs. Sonra koştum. Üsküdar iskelesinden buraya kadar koştum.” Saçlarını okşadım. Aynı yumuşacık saçlar. Aynı dört yaşındaki torunum. “Geldin ya.” İki kelime. Sesim çıkmadı bile. “Geldin ya.” Elif başını omzuma gömdü. Omuzları sarsılıyordu. “Sana yemin ettim ya babaanne. Yemin ettim ya.” O ağlarken, ben ağlamıyordum. Ben gülüyordum aslında. Yorgun, çatlak, eksik dişli bir gülümseme. Ama ilk kez bir yılda, içim ısınıyordu. İlk kez bir yılda, Hatice Teyze yanılıyordu. Sonra Elif sırtındaki çantadan bir dosya çıkardı. Mavi bir dosya. İçinde belgeler vardı. “Babaanne, bir bakar mısın buraya?” İlk şokum o anda geldi. Çünkü dosyanın üstünde, Türkiye Cumhuriyeti devletinin mührü vardı. Bir vekâletname. Bir mahkeme kararı. Bir noter belgesi. “Bu nedir kızım?” Elif yüzüme baktı. O artık on yedi yaşındaki kız değildi. O artık on sekiz yaşına basmış, gözlerinde bir yıllık savaşın yorgunluğu olan bir kadındı. “Babaanne, beni iyi dinle.” Sustum. “Annem seni buraya bıraktığı gün, ben okuldan eve gittim. Senin odanı boşaltmıştı.” Nefesim takıldı. Odam. Otuz yıldır benim olan o oda. Eşim ölmeden önce birlikte boyadığımız o duvarlar. “Sonra eski bir kutu buldum dolabın derinliğinde. Üstünde ‘Babaannemin kâğıtları’ yazıyordu.” Eski kâğıtlarımı saklamıştım hep, evet. “O kutuda tapuyu buldum babaanne.” “Tapu?” “Evin tapusu. Senin üstüne. Babamın annesinin değil. Senin. Dedem ölmeden önce sana devretmiş.” Bir an dünya sessizleşti. “Annem bana ‘ev artık benim, babaannen yaşlı, hukuken hiçbir şey ifade etmez’ demişti.” Elif’in dişleri sıkıldı. “Yalan söylemiş. Sen hâlâ o evin sahibisin babaanne.” Başım döndü. Bankın kenarına oturdum. “Ama bekle, bu kadar değil.” Elif yanıma oturdu. “Bir yıldır araştırıyorum. Annem seni buraya getirdikten iki hafta sonra, senin emekli maaşını da kendi hesabına aktarttırmış. Sahte bir vekâletname ile.” “Sahte mi?” “Babaanne, sen hiçbir kâğıda imza atmadın değil mi?” Düşündüm. Hiçbir şeye imza atmamıştım. Nurcan bana “Anne sağlık sigortası için bazı kâğıtlar lazım,” demişti birkaç kez. Ben de “Sen ne yaparsan yap kızım, ben anlamam bu işlerden,” demiştim. Yüzüm kül oldu. “Babaanne, ben hukuk fakültesine girmek istiyordum. Staj için bir avukatla tanıştım. Ona bunları gösterdim. Avukat bey ‘Bu açık dolandırıcılık’ dedi.” Ellerim titriyordu. “Elif… sen ne yaptın?” “Şikâyette bulunduk. Bir ay önce dava açıldı. Annem henüz haberdar değil. Bana ‘Bir şeyler ters gidiyor’ diye telefon etti geçen gün, ama bağlantıyı kuramadı.” Boğazımda bir düğüm oluştu. Öz kızım. Beni doğuran kız değil, benim doğurduğum kız. Otuz yedi yaşında. Bana sahte imza atmış. Beni huzurevine bırakmış. Evimi kendi üstüne almış. Para benim, ev benim, ama o, sanki ben çoktan ölmüşüm gibi davranmış. Belki de ölmemi bekliyordu. Sessizlik bana o gece çok şey söyledi. “Babaanne…” dedi Elif. Sesi titriyordu. “Sana bir şey daha söylemem lazım.” Bakışlarım onunkilere kilitlendi. “Ben okulu bıraktım.” “Ne?” “Geçen yıl, sen buraya geldikten bir ay sonra. Bir restoranda işe başladım. Sabah okul, akşam iş diyemedim çünkü hem dava masrafları vardı, hem de… sana bir yer hazırlamam gerekiyordu.” Gözlerim yandı. “Ne yeri?” “Kadıköy’de, Moda sırtlarında küçük bir daire kiraladım babaanne. İki oda bir salon. Banyosu küçük ama temiz. Mutfakta bir pencere var, oradan denizi görebiliyorsun eğer biraz yana eğilirsen.” Bir kız çocuğu. On yedi yaşında. Babaannesinin sözü için okulu bırakmış. Restoranda çalışmış. Para biriktirmiş. Ev kiralamış. Bir yıl boyunca bana hiç haber vermemiş, çünkü annesinden korkmuş. “Neden bana hiç gelmedin Elif?” Yüzü kırıldı. “Annem beni takip ettiriyordu babaanne. Telefonumu izliyordu. Sana bir kez bile gelseydim, hemen beni de evden atacaktı. Ben de ortada kalırdım. O zaman seni almama imkân kalmazdı.” Aklım almıyordu. Kendi kızım. Kendi torunumu takip ettirmiş. Beni huzurevinde tutmak için. Evimi kendi üstüne geçirmek için. Emekli maaşımı yemek için. “Şimdi geldim babaanne. Şimdi 18 oldum. Artık beni kimse hiçbir yere atamaz. Artık ben de bir reşitim, kendi kararımı verebilirim. Ve ben karar verdim: sen benim yanımda kalacaksın.” İçimi tutamadım. Banka kapandım. Bir yıllık gözyaşı, bir yıllık öfke, bir yıllık utanç, hepsi birden boşaldı. Elif beni sarıldı.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.