Karnımdaki bebeğin tek olmadığını henüz bilmiyordu.
Kocam o gece masaya kürtaj parasını bıraktığında, karnımdaki bebeğin tek olmadığını henüz bilmiyordu. Kurtul ondan Selin,” dedi buz gibi bir sesle. “O bebek bana engel.” O anda anladım — yedi yıldır sevdiğim adam ölmüştü; karşımda duran sadece pahalı bir takım elbise giymiş bir cesetti. Şimdi yazarken bile parmaklarım titriyor. 2018’in o lanet kasım gecesini ölene kadar unutmayacağım. Bebek’teki köşkün salonu buz gibiydi. Çok büyüktü o ev. Çok sessiz. Çok yalanla doluydu. Boğaz’a bakan o devasa cam, bana hep bir akvaryumu hatırlatırdı. Ama o gece anladım — akvaryumdaki balık bendim. Ve cam kırılmak üzereydi. Kerem konyak bardağını masaya bıraktı. Kristal cam, mermerin üzerinde çıngırak gibi öttü. Gözünü kırpmadan baktı bana. “Aldıracaksın o bebeği.” Donup kaldım. Karnım, kalbim, dilim — her şey aynı anda durdu. “Ne… ne dedin sen?” “Çocuğu istemiyorum Selin. Net konuşuyorum.” Karnımı tuttum içgüdüsel olarak. Parmaklarım onun bilmediği iki kalbin üzerindeydi. “Kerem, o senin de bebeğin.” Kolunu kaldırdı. Pahalı saatinin kayışını düzeltti. Sanki bir yatırım toplantısındaymış gibi. Bir candan değil. İki candan değil. “Tam da bu yüzden ne yapmam gerektiğini biliyorum. O bebek bana engel.” “Engel mi?” Sesim çatladı. Masanın kenarını sıkı sıkı kavradım. Parmaklarım bembeyaz oldu. “Altunsoylar’la büyük bir anlaşma var. Ferit Bey kızına damat arıyor. Sen anlamazsın bu işlerden. Bu anlaşmayı kapatırsam şirketim uçar. Holding sıralamasında ilk ona girerim.” İşte o an her şey yerine oturdu. Geç gelen geceler. “İstanbul dışı toplantılar.” Gömleğine sinmiş yabancı parfüm. Ben odaya girdiğimde telefonunu nasıl ters çevirdiği. Banyo lavabosunda bulduğum uzun kızıl saç teli. Yastığında “şirket aciliyetinden” çok daha tatlı bir koku. İş değildi. Hırstı. Başka bir kadındı. Yedi yıldır kocam dediğim adam, kendi öz oğlunu daha pahalı bir soyadına satıyordu. Üstelik tek bir oğul değil — iki oğlunu. Ama o, bunu bilmiyordu. “Sen kendi çocuğundan bahsediyorsun Kerem.” Sesim titriyordu. Yanaklarımdan yaşlar süzülüyordu ama silmiyordum. Silersem zayıf görüneceğimi düşündüm. Zayıflığa tahammülü yoktu o evde. Bana hakaret edermiş gibi baktı. “Drama yapma Selin. Tanrı aşkına. Daha vakit var. Yarın seninle İstinye’deki klinik için konuşurum. Sezer Bey ayarlar.” “Hayır.” Kelime küçük çıktı. Ama sertti. Demir gibiydi. Kerem’in çenesi gerildi. Yaklaştı bana. Bir santim kalana kadar yaklaştı. Nefesinde konyak ve sigara karışımı bir koku vardı. Bir zamanlar bu kokuyu sevdiğime inanamıyordum. Sesi alçaldı. Soğuk. Zehirli. “Eğer doğurursan, bu evden çıkarsın. Anladın mı? Tek kuruşsuz çıkarsın. Hayatımı senin duygusallıklarınla mahvetmene izin vermem.” Ona baktım. Yedi yıl yatakta yanına uzandığım, kahvesini hazırladığım, gömleklerini ütülediğim, annesinin hastalığında uyumadan baktığım adama baktım. Ve bir yabancı gördüm. Kocamın yüzünü takmış bir yabancı. “O zaman gidiyorum.” Güldü. Aşağılayıcı, buz gibi bir kahkaha. “Neyle gideceksin Selin? Nereye? Ailen yok. Paran yok. Diploman yarım kaldı çünkü ben istedim öyle olsun. Sen ben olmadan bir hiçsin. Sıfır. Anladın mı? Sı-fır.” Bir hiç. İşte o evde duyduğum son hakaret oydu. O gece dışarıda kıyamet kopuyordu. İstanbul’da öyle bir yağmur vardı ki, gök de benim gibi parçalanmak istiyordu sanki. Şimşekler camları aydınlatıyor, gök gürültüsü duvarları sarsıyordu. Kerem dışarı çıktı. Anahtarlarını aldı, paltosunu kaptı, kapıyı çarptı. “Gece dönmüyorum. Karar verirsen ara,” dedi. Aramayacağımı bildiği halde. Onun gittiğini duyar duymaz harekete geçtim. Yukarı koştum. Ayaklarım titriyordu. Karnımı tutuyordum sürekli, sanki bu hareket bebeklerimi koruyacakmış gibi. Çantamı çıkardım. Üç parça giysi. Sadece üç. Daha fazlasını alırsam pişman olacağımı, geri dönmek isteyeceğimi biliyordum. Pasaport. Kimlik. Annemin son fotoğrafı. Banka kartım. Ve yastığımın altında sakladığım o zarf. Zarfı açtım. İçinde ultrason fotoğrafı vardı. Bir hafta önce çekilmişti. Bir bebek değil. İki bebek. İki minik kalp atışı. İki tane. Doktor “ikiz” dediğinde dünyam aydınlanmıştı. Eve koşmuştum müjdeyi vermek için. Ama Kerem o gece gelmemişti. Sonra ertesi gün, sonra ertesi gün de gelmedi. Söylemek için doğru anı aradım. Aradım, aradım, aradım. Bulamadım. Şimdi anlıyordum. O hiç bilmeyecekti. Hiç. İki minik kalp. İki diz çökmemek için iki sebep. Çantamı omzuma astım. Salondan geçerken duvarlardaki düğün fotoğraflarımıza baktım. Onu öpüyordum. Mutluydum. Aptaldım. Kapının önünde durdum. Bir an düşündüm — kalsam mı? Onu ikna etsem mi? Belki anlar? Sonra karnıma baktım. “Hayır,” dedim kendime. Yüksek sesle. “Bu çocuklar bir adamın ‘engel’ dediği şey olmayacak. Asla.” Kapıyı açtım. Yağmur içeri girdi. Yüzüme çarptı. Soğuktu ama bana bir şamar gibi geldi — kendime gelme şamarı. Köşke son bir kez baktım. İçinden geçirdim. Çünkü yüksek sesle söylesem belki cesaretim kaçardı. “Sensiz bir hiçim mi Kerem? Bir gün dizlerinin üstüne çökeceksin. Bir gün onları tanımak için bana yalvaracaksın.”