Yoğun bakımda 4 yaşındaki oğlumun elini tutarken
Serkan bir avukatla görüştü. Fotoğrafları, mesajları ve hastaneye giriş saatimizi saklamamızı söyledi. Bir kâğıttaki sahte imzanın tek başına tapu devri anlamına gelmediğini, fakat sahteciliğin ve olası bir satış girişiminin hemen araştırılması gerektiğini anlattı. Biraz olsun nefes aldım. Annemin hazırladığı tuzak, karşı çıkılamaz bir hüküm değildi. Akşam yediye doğru telefonum yeniden çaldı. Bu kez görüntülü arayan Nermin’di. Açtığımda arkasında balonlarla süslenmiş salonu gördüm. Kalabalığın uğultusu duyuluyordu. Nermin’in gözleri doluydu. “Abla, çıkamadım. Annem kapının önüne akrabaları dikti. Herkes benim pasta kesmemi bekliyor.” “Beni dinle,” dedim. “Hiçbir şeyi imzalama. İstemediğin hiçbir açıklamayı yapma. Buraya gelmek için de kendini tehlikeye atma.” “Ben artık saklanmak istemiyorum.” Tam o sırada annemin sesi yükseldi. “Nermin! Kiminle konuşuyorsun? Pastanın başına gel!” Görüntü sarsıldı. Bağlantı kesildi. Bir dakika sonra aynı numaradan tekrar arama geldi. Ekranda annem vardı. Arkasında onlarca akraba, meraklı gözlerle telefonu izliyordu. “Belgin, son kez soruyorum. Geliyor musun, gelmiyor musun?” “Gelmiyorum. Oğlum yoğun bakımda.” Annem dudaklarını sıktı. “Beni herkesin önünde yalancı durumuna düşürme. Buradakilere çocuğun iyi olduğunu söyledim.” “Öyle değil,” dedim. “Ve sen bunu biliyorsun.” Bir an sustu. Sonra sesini alçaltıp bana yıllardır kullandığı o cümleyi fısıldadı. “Sana yaptıklarımı düşün. Ben olmasam bugün hiçbir şeyin olmazdı.” İlk kez cevap vermeden önce korkmadım. “Benim bir ailem var anne. Ve aile olmak, birinin korkusunu fırsata çevirmek değildir.” Telefonu kapattım. Beş dakika sonra Nermin’den kısa bir video geldi. Görüntüde annem pasta masasının yanında durmuş, konuklara benim miras yüzünden olay çıkardığımı anlatıyordu. Nermin birden masaya yaklaşıp önündeki dosyayı kaldırdı. “Bugün benim doğum günüm,” dedi titreyen bir sesle. “Ama annem ablamı kutlamaya değil, imza atmaya çağırdı.” Salonda bir sessizlik oldu. “Bu kâğıtta ablamın imzası varmış gibi gösteriliyor. Ablam sabahın erken saatlerinden beri hastanede. Ben de şahit olmak istemiyorum.” Annem dosyaya uzandı. Nermin geri çekildi. “Kes şunu! Ne yaptığının farkında mısın?” “İlk defa farkındayım,” dedi kardeşim. “On sekiz yaşına girince kendi kararımı verebileceğimi söyledin. İşte kararım: Yalanına ortak olmayacağım.” Video burada bitiyordu. Ben ağlıyordum. Fakat gözyaşlarımın sebebi ilk kez yalnızca korku değildi. Bir saat sonra hastanenin bekleme salonunda Nermin’i gördüm. Parti elbisesinin üzerine alelacele bir hırka geçirmişti. Saçındaki süslü tokayı bile çıkarmamıştı. Beni görünce boynuma sarıldı. “Abla, özür dilerim. Annemin ne yaptığını uzun zamandır biliyordum ama inanmazsın diye korktum.” Nermin, kapıdan nasıl çıktığını anlatırken elleri hâlâ titriyordu. Annem herkese onun şımarıklık yaptığını söylemiş. Konuklardan biri kapıyı tutmaya kalkışınca Nermin, “Beni burada zorla tutamazsınız,” diye bağırmış. O an, çocukluğumda duymaya en çok ihtiyaç duyduğum cümleyi kardeşimin kendisi için kurabildiğini fark ettim. Sonunda kalabalık geri çekilmiş, Nermin de belgeleri çantasına koyup taksiye binmişti. “Arkamdan çok şey söylediler,” dedi. “Ama o evden çıkınca ilk defa nefes aldım.” “Benden özür dileme,” dedim. “Sen bugün cesur davrandın.” Çantasından kahverengi bir zarf çıkardı. İçinde belgelerin asılları, babamın eski tapu fotokopileri ve annemin bir emlakçıyla yaptığı yazışmalar vardı. Yazışmalarda, annemin bir müteahhitten kapora aldığı anlaşılıyordu. Evi kendisinin tek başına satabileceğini söylemişti. Oysa miras paylarımız bulunuyordu. Para çoktan borçlarını kapatmak için harcanmıştı. Şimdi verdiği sözü yerine getiremeyince bizi imzaya zorlamaya çalışıyordu. “Benim doğum günümü de bahane etti,” dedi Nermin. “Herkes toplanınca seni utandırıp razı edeceğini sandı.” Birden zarfın içinden katlanmış başka bir kâğıt çıktı. Babamın el yazısını hemen tanıdım. Sekiz yıl önce, hastanedeki son günlerinde yazdığı kısa bir mektuptu. Annem bugüne kadar saklamıştı. “İki kızımın da kendi ayakları üzerinde durmasını isterim. Hiçbiri ötekine borçlu hissetmesin. Ev de arsa da onlar için bir güvence olsun.” Mektubu okurken nefesim kesildi. Babamın bu sözleri hukuki bir miras düzenlemesi değildi; ama beni yıllarca suçluluk duygusuna mahkûm eden sesin karşısında, unuttuğum başka bir sesi duyuyordum. O sırada annem hastaneye geldi. Nermin’i yanımda görünce yüzü gerildi. “Demek dosyayı çaldınız!” diye bağırdı. “Beni akrabalara rezil ettiniz!” Serkan önüne geçti. “Burası hastane. Sesinizi alçaltın.” Annem beni işaret etti. “Ben o parayı aile için kullandım. Belgin zaten kocasıyla rahat yaşıyor. Bana yardım etmek zorunda!” “Yardım isteseydin konuşurduk,” dedim. “Ama imzamı taklit ettin. Oğlumun hastalığını kullanıp beni tehdit ettin.” “Annenim ben senin!” “Anne olman, hayatımın sahibi olduğun anlamına gelmiyor.” Söylediğim sözlerin ardından uzun bir sessizlik oldu. Annem bu kez beni değil, Nermin’i süzdü. “Benimle eve dönüyorsun.” Nermin başını kaldırdı. “Hayır. Bu gece ablamların yanında kalacağım. Sonra ne yapacağıma kendim karar vereceğim.” Annem bir şey söylemek için ağzını açtı ama etrafımızda güvenlik görevlilerini görünce sustu. Çantasını sertçe omzuna takıp uzaklaştı. Arkasından koşmadım. İlk defa annemin öfkesini yatıştırmak benim görevim değildi. Gece yarısına doğru doktor çağırdı. Kalbim yeniden hızlandı. Serkan’la birlikte yoğun bakım kapısına yürüdük. “İlk tedaviye yanıt almaya başladık,” dedi doktor. “Ateşi düşüyor. Hâlâ yakın takip gerekiyor ama bu iyi bir gelişme.” Oğlumun yanına girince gözlerini araladığını gördüm. Dudakları güçlükle kıpırdadı. “Anne, arabam nerede?” Güldüm, ağladım, elini öptüm. “Evde seni bekliyor. Sen de eve döneceksin.” Sonraki günler kolay geçmedi. Ateşi zaman zaman yükseldi, testleri tekrarlandı, doktorlar tedaviyi sabırla sürdürdü. Ama sonunda yoğun bakımdan servise çıkarıldı. Yanına ilk oyuncak arabasını götürdüğümüzde direksiyonunu çevirecek kadar bile gücü yoktu. Bir akşam başını omzuma yaslayıp hastaneden korktuğunu söyledi. Ben de ona korkmanın ayıp olmadığını, hep birlikte iyileşeceğimizi anlattım. O konuşmada, annemin beni yıllarca korktuğum için nasıl utandırdığını hatırladım. Oğlumun yanında aynı yanlışları asla tekrarlamayacağıma söz verdim. İki hafta sonra da evimizin kapısından, Serkan’ın kucağında girdi. Biz bu süreçte avukatla birlikte sahte belgeler için suç duyurusunda bulunduk. Tapu kayıtlarını incelettik, olası devir işlemlerine karşı hukuki önlemler için başvurduk. Annemin aldığı kaporayla ilgili sorun da ayrıca araştırılmaya başladı. Hiçbir şey bir günde çözülmedi. Ama bu kez korkup susmadım. Nermin birkaç hafta bizimle kaldı. Sonra eğitimine devam etmek için plan yaptı. Kendi hesabını açtı, belgelerini topladı ve ilk defa geleceğini bir başkasının onayını beklemeden konuşmaya başladı. Aylar sonra oğlumun beşinci yaş gününde evimize birkaç yakın dost çağırdık. Küçük bir pasta yaptık. Nermin balonları şişirdi, Serkan masayı hazırladı. Oğlum dilek tutarken telefonum titredi. Arayan annemdi. Ekrana baktım, ardından telefonu sessize alıp masaya bıraktım. Belki bir gün yaptıklarının sorumluluğunu üstlenip gerçekten konuşmak isteyecekti. O gün gelene kadar sınırlarımı koruyacaktım. Oğlum mumları üfleyince hepimiz alkışladık. Elini uzatıp benim elimi tuttu. Artık o soğuk yoğun bakım odasında değildik. Yirmi beş yıl boyunca annemin sevgisini kaybetmemek için kendi sesimi susturmuştum. O geceyse anladım: Asıl aile, seni korkuyla yanında tutanlar değil, en zor anında elini bırakmayanlardı.