18 yaşındaki oğlum, 5 yaşındaki kız kardeşini kurtarmak için

“Ve sen gittin?” diye sordum. “Gittim. Hastanenin arka bahçesinde buluştuk.” Levent bir an sustu. Sonra o gecenin sözlerini hatırladığı gibi anlattı. “İdil büyüdüğünde, herkes onun yaşaması için benim öldüğümü düşünecek,” demiş. “Ama bu doğru değil. Ben kardeşimi kurtarmayı kendim seçtim. Eğer bana bir şey olursa, onun bunu bir borç gibi taşımasını istemiyorum.” Ben koltuğun kenarına tutundum. Oğlumun beş yaşındaki kardeşini nasıl koruduğunu biliyordum. Ama gelecekteki acısını da düşünmüş olduğunu bilmiyordum. “Bana bir mektup ve kutu verdi,” diye devam etti Levent. “On sekizinci yaş gününde teslim etmemi istedi.” “Peki ölümünden sonra neredeydin?” Levent'in gözleri doldu. “Yoğun bakıma girdiğimde Baran artık konuşamıyordu. Kapının arkasından gördüm. Doktorla konuştum. Sonra korktum. Size ne diyeceğimi bilemedim. Cenazeye bile gelmedim.” “Buna korku demek kolay,” dedim. “Biz orada oğlumuzu toprağa verirken sen kaçtın.” “Biliyorum. Yaptığımı savunmuyorum.” İdil elindeki kartı masaya bıraktı. “Peki neden şimdi? On üç yıl boyunca tek bir doğum günümü bile hatırlamadınız.”“Unutmadım,” dedi Levent. “Ama hatırlamak baba olmaya yetmiyor. Bugün Baran'ın istediği gün. Daha önce gelmem gerekirdi. Buna cesaret edemeyişimin bedelini siz ödediniz.” İdil gözyaşlarını sildi. “Kutuyu açmak istiyorum. Ama sizinle barışacağımı sanmayın.” Levent paketi masaya koydu. Solmuş kâğıdı dikkatle açtık. İçinden eski bir metal kutu, bir anahtar ve üzerinde ‘İdil on sekiz olduğunda’ yazan küçük bir bellek çıktı. Kutunun kapağının altında çocukça çizilmiş iki insan vardı: uzun olanın elinde bir uçurtma, küçük olanın saçlarında kırmızı tokalar. Altına Baran'ın yazısıyla ‘Bizim takım’ yazılmıştı. İdil parmaklarını çizimin üzerinde gezdirdi. “Ben bunu hatırlıyorum,” diye fısıldadı. “Ağabeyim bana uçurtma yapmıştı. Rüzgâr çıkmayınca evin içinde koşturmuştuk.” Belleği bilgisayara taktım. Tek bir video dosyası vardı. Tarihi, ameliyattan iki gün öncesini gösteriyordu.Ekranda Baran belirdi. O an nefes alamadım. Sesi, gülümsemesi, başını yana eğişi... Yıllardır yalnızca hafızamda yaşattığım oğlum karşımdaydı. “Merhaba, ufaklık,” dedi kameraya. “Bu videoyu izliyorsan artık on sekiz yaşındasın. Demek ki boyun benimkini geçmiş olabilir. Ama sana hâlâ ufaklık diyeceğim.” İdil ağlayarak güldü. Baran birkaç saniye duraksadı. “Yarın ameliyat olacağım. Doktorlar iyi geçeceğini söylüyor. Ben de buna inanıyorum. Yine de sana sürpriz hazırlıyorum. Çünkü ağabeyler bazen fazla tedbirli olur.” Ekrana doğru eğildi. “Bir şey söyleyeceğim, İdil. Ben sana hayatımı vermiyorum. Ben seninle daha çok hayat paylaşabilmek için ameliyat oluyorum. Eğer işler istediğimiz gibi gitmezse, kendini suçlamak yok. Tamam mı? Bu benim kararımdı. Senin tek görevin yaşamak.” Ardından bir kâğıt çıkardı. “Bir de anlaşmamız var. On sekizine geldiğinde üç şey yapacaksın. Bir: Doğum gününde güzelce pasta yiyeceksin. İki: Korktuğun bir şeyi deneyeceksin. Üç: Annemize sarılacaksın. Çünkü o bazen güçlü görünmekten ne kadar yorulduğunu söylemez.” O cümlede kendimi tutamadım. Yıllarca kızımın yanında ağlamamak için odalara kaçmıştım. Oğlum beni o zamandan görmüş gibiydi. Video bitmek üzereyken Baran bir kez daha kameraya baktı. “Ve unutma: Bir insanın hikâyesi, öldüğü gün bitmez. Sevdiği insanların içinde devam eder. İyi ki doğdun, küçük kardeşim. Sana söz verdiğim gibi buradayım.” Görüntü karardı. Uzun süre kimse konuşmadı. Sonunda İdil titrek bir sesle, “Anahtar neyin?” diye sordu.Levent cebinden katlanmış bir belge çıkardı. “Baran, eski bisikletini ve biriktirdiği harçlıklarla aldığı fotoğraf makinesini sakladığı küçük dolabın anahtarını da koymuş. Hastanedeyken hepsini paketleyip bana verdi. Dolap yıllardır benim depomda duruyor.” İdil başını kaldırdı. “Fotoğraf makinesi hâlâ çalışıyor mu?” “Bilmiyorum. Ama istersen birlikte gidip bakabiliriz. Annen de gelirse.” Kızım hemen yanıt vermedi. Sonra bana döndü. “Anne, ağabeyimin eşyalarını görmek istiyorum. Fakat bugün değil.” Levent'in yüzünde kırılgan bir umut belirdi. İdil o umudu hemen sınırladı. “Babanız olmanız sizi tanıdığım anlamına gelmiyor. Önce neden bizi terk ettiğinizi anlatan gerçek bir konuşma istiyorum. Yalan olmadan.” “Ne zaman istersen,” dedi Levent.“Ve bir daha benden habersiz hayatıma girmeyeceksiniz.” “Söz veriyorum.” Kapıya yöneldi. Çıkmadan önce bana baktı. “Baran'a verdiğim sözü çok geç tuttum. Sizden af dilemeye hakkım olmadığını biliyorum.” “Af bir paketle gelmez, Levent,” dedim. “Güven, yıllarca ortada olmayınca yeniden kurulması gereken bir şeydir.” Başını sallayıp gitti. Kapı kapandığında ev ilk kez sessiz değildi. Baran'ın sesi sanki duvarlarda hâlâ yankılanıyordu. İdil bana yaklaştı. “Anne, ben küçükken ağabeyim yüzünden hayatta kaldığımı söylerdin. Ama büyüdükçe bunu onun yerine yaşamam gerekiyormuş gibi anlamışım.” Kızımın ellerini tuttum.“Öyle değil. Sen kimsenin yerine yaşamıyorsun. Kendi hayatını yaşıyorsun. Ağabeyinin istediği de buydu.” İdil bana sarıldı. Bu kez gözyaşlarımızı saklamadık. Bir süre sonra Şimal ve Ece mutfaktan çıktılar. Pasta hâlâ masadaydı. Mumlar erimiş, üzerindeki çilekler biraz dağılmıştı. İdil gülerek onları yeniden dizdi. “Üç şartın ilki kolay,” dedi. “Pasta yiyeceğiz.” “İkincisi?” diye sordum. “Korktuğum bir şey yapacağım.” Derin bir nefes aldı. “Gelecek hafta üniversitenin fotoğrafçılık kulübünün seçmelerine katılacağım. Hep başarısız olmaktan korkuyordum.” Baran'ın fotoğraf makinesini düşündüm. Sanki oğlum yıllar öncesinden kız kardeşine cesaret uzatmıştı. “Üçüncüsünü zaten yaptın,” dedim. İdil yeniden boynuma sarıldı. O gece, herkes gittikten sonra videoyu bir kez daha izledik. Sonra onu kapatıp salondaki aile fotoğrafının yanına oturduk. İlk kez Baran'dan yalnızca öldüğü günle ilgili konuşmadık. Çocukken yaptığı yaramazlıkları, kötü şakalarını, uçurtmasını anlattık. İdil kahkahalarla güldü. İdil sonra eski albümü getirdi. Beş yaşındayken çizdiği resimlerin arasından buruşturulmuş bir sayfa çıktı. Baran, küçük kardeşine bisiklet sürmeyi öğretirken dizini yaralamış, İdil de ikisini çizmişti. Resmin altında yamuk harflerle “Ağabeyim düşünce beni kaldırır” yazıyordu. İdil bunu okuyunca gözleri doldu. “Şimdi ben kalkacağım,” dedi. “Hem de kendi ayaklarımla.” Albümü kapatmadık. Sayfaları tek tek çevirdik. Bazı anılarda güldük, bazılarında sustuk. Ama hiçbirinde İdil'i acımızın sebebi gibi görmedim. Çünkü o, oğlumun ölümünün değil, onun sevme biçiminin yaşayan tanığıydı. Bir zamanlar oğlumun yokluğunu hatırlamak, içimde kapanmayan bir yarayı kanatıyordu. O akşam ilk kez, hatırlamanın yalnızca acı vermediğini anladım. Baran geri gelmemişti. Levent'in dönmesi de geçmişi düzeltmemişti. Hâlâ cevaplanması gereken sorular, iyileşmesi gereken kırgınlıklar vardı. Ama kızım on sekiz yaşına girmişti. Kendi geleceğine bakıyordu. Ve ağabeyinin ona bıraktığı en büyük hediye kutuda, kartta ya da videoda değildi. O hediye, suçluluk duymadan mutlu olabilme izniydi. Gece yatmadan önce İdil, Baran'ın fotoğrafının önüne küçük bir pasta dilimi koydu. “İyi ki doğdum, ağabey,” diye fısıldadı. “Beni kurtardığın için teşekkür ederim. Ama bundan sonra senin yerine değil, senin sevdiğin kardeşin olarak yaşayacağım.” Ben ışığı kapatırken fotoğraftaki oğluma baktım. On üç yıldır ondan bir kez daha ‘Anne’ kelimesini duymak isterdim. O akşam anladım ki bazı vedalar son söz değildir. Bazen bir insan giderken ardında, sevdiklerinin yeniden yaşamayı öğrenmesine yetecek kadar sevgi bırakır. Baran, ameliyat önlüğünün üzerine hırkasını geçirmiş. Hava soğukmuş. Babasına neden yıllardır aramadığını sormamış bile.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.