Parmağıma yüzüğü taktıktan dokuz gün sonra askere gitti
Öldüğünü Sandığım Nişanlımdan Elli Sekiz Yıl Sonra Çiçek Geldi: Kapı Açılınca Gerçeği Öğrendim.“İdil… Dur.” O sesi dünyanın neresinde duysam tanırdım. Yaşlanmıştı, kısılmıştı, ama oydu. Kadın hareketsiz kaldı. Kapı ağır ağır ardına kadar açıldı. Koridorun sonunda tekerlekli sandalyede oturan adamı görünce nefesim kesildi. Yüzünün sol tarafında boynuna uzanan yanık izleri vardı. Sağ kolunun dirsekten aşağısı yoktu. Beyaz saçları seyrelmiş, omuzları çökmüştü. Ama gözleri… O gözlerin sahibi, elli sekiz yıl önce Porsuk kıyısında elimi tutan delikanlıydı. “Tarık?” dedim. Adam başını eğdi. “Geç kaldım, Sarı Çiçeyim.” Dizlerim titredi. İdil koluma girmese yere düşecektim. Bana bir sandalye getirdi ama oturmadım. Tarık'a doğru yürüdüm. Her adımda gençliğimizden bir yıl geçiyor gibiydi. “Sen öldün,” dedim. “Bana öldüğünü söylediler.” “Biliyorum.” “Ben mezarının başında ağlayamadım bile. Çünkü nerede olduğunu bilmiyordum.” Tarık gözlerini kapattı. Sağlam eli sandalyenin kolunu sıkıyordu. “Bunun için bana kızmaya hakkın var.” “Kimseye kızacak gücüm kalmadı. Bana yalnızca gerçeği söyle.” İdil kapının yanında sessizce ağlıyordu. Tarık ona dönerek eski, kahverengi bir dosyayı getirmesini istedi. Dosya yıllardır açılıp kapanmaktan köşelerinden aşınmıştı. “1969'da askerî araçla giderken kaza geçirdik,” diye başladı. “Araç devrildi, ardından alev aldı. Beni çıkardıklarında ağır yaralıydım. Haftalarca kendimde değildim. Bir arkadaşım hayatını kaybetmişti. Üzerimizdeki eşyalar karışmış, ilk bildirimlerde yanlışlık yapılmış.” “Annen hastaneye gelmişti,” dedim. “Geldi. Yaşadığımı biliyordu.” Duyduklarımın ağırlığıyla sandalyeye çöktüm. “O hâlde bana neden öldüğünü yazdı?” Tarık uzun süre cevap vermedi. “Ben istedim,” dedi sonunda. O an içimde bir şey koptu. Neredeyse altmış yıl boyunca annesini suçlamaya bile cesaret edememiştim. Şimdi karşımda oturan adamın gözlerine baktım. “Bana bunu sen mi yaptın?” “Yaptım. Ama bilmediğin şeyler var.” “Ne olabilir, Tarık? Bir insan sevdiğine yaşadığını söylemekten neden kaçar?” İdil araya girmek istedi, babası eliyle susturdu. “İlk ameliyattan sonra aynaya baktım,” dedi. “Yüzümün yarısı tanınmıyordu. Kolumu kaybetmiştim. Doktorlar aylarca yürüyemeyeceğimi söylediler. Sana yazdım. Mektubu bitirdiğimde elim titriyordu. ‘Gel, beni al’ diye yalvarıyordum. Sonra senin sarı elbisen geldi aklıma. Daha on dokuz yaşındaydın. Hayatını bir hastane odasının yanında tüketmeni istemedim.”