19 YAŞINDAYKEN EN YAKIN ARKADAŞIMLA BİRBİRİMİZE BİR SÖZ VERMİŞTİK
"Aradım, Figen. Defalarca aradım." Oğuz, babasının yatağının yanındaki çekmeceden bir telefon çıkardı. Ekranda bana gönderilmiş onlarca mesaj vardı. Ancak numara benim değildi. Bir anda her şeyi anladım. Annem öldükten sonra telefon numaramı değiştirmiştim. Turgay ise eski numaramı bulmuştu. "Sonra hastalandım," dedi. "Kanser olduğumu öğrendiğimde seni bulmaktan vazgeçtim. Hayatına ölüm döşeğindeki bir adam olarak girmek istemiyordum." "Öyleyse neden şimdi aradın?" Turgay zayıfça gülümsedi. "Çünkü bugün altmış yaşındayız, Figen. Ve sana verdiğim sözü tutmadan ölmek istemiyorum." O an kırk bir yıllık özlemim bir anda öfkeye dönüştü. "Kimin adına karar verdin sen? Benim seni hasta hâlinle sevmeyeceğimi nereden çıkardın?" Turgay cevap veremedi. Elini tuttum. "Hayatımızın yarısını başkalarının bizim yerimize verdiği kararlar yüzünden kaybettik. Kalanını da senin korkuların yüzünden kaybetmeye niyetim yok!" İlk kez gülümsedi. Ancak tam o sırada odadaki cihazlardan biri ötmeye başladı. Turgay'ın yüzü acıyla kasıldı. Nefes almakta zorlanıyordu. Kapı açıldı. İçeri hemşireler ve doktorlar girdi. Beni dışarı çıkardılar. Koridorda Oğuz'la birlikte beklerken hayatımda hiç bu kadar korkmadığımı fark ettim. Onu yeniden bulmuştum. Ve şimdi tekrar kaybetmek üzereydim. Yaklaşık yirmi dakika sonra doktor yanımıza geldi. "Turgay Bey'in durumu ciddi. Hastalığı oldukça ilerlemiş. Önümüzdeki günler belirleyici olacak." Duvara yaslandım. Oğuz omzuma dokundu. "Babam yıllarca sizi anlattı," dedi. Şaşkınlıkla yüzüne baktım. "Annen buna nasıl izin verdi?" Oğuz acıyla gülümsedi. "Annem beş yıl önce öldü. Ama ölmeden önce bana babamın gençliğinde başka bir kadını sevdiğini söylemişti." Sustum. "Annemle babam birbirlerine saygı duyarlardı. Ancak annem, babamın kalbinde hiçbir zaman dolduramadığı bir yer olduğunu biliyordu." Oğuz cebinden küçük bir anahtar çıkardı. "Babam, başına bir şey gelirse bunu size vermemi istedi." Anahtarı aldım. "Neyin anahtarı?" "Yıllardır kimsenin girmediği bir evin." Ertesi sabah Oğuz'la birlikte hastaneden ayrıldık. Arabamız, çocukluğumun geçtiği mahalleye doğru ilerliyordu. Bir süre sonra eski futbol sahasının karşısındaki sokağa girdik. Gördüğüm manzara karşısında gözlerime inanamadım. Turgay, yıllar önce birlikte hayalini kurduğumuz küçük evi satın almıştı. Bahçesinde kocaman bir dut ağacı vardı. On dokuz yaşındayken ona, bir gün böyle bir evde yaşamak istediğimi söylemiştim. Kapıyı açtığımızda salonun ortasında büyük bir sandık gördüm. İçerisinde yıllar boyunca bana yazılmış yüzlerce mektup vardı. Bazılarının üzerinde doğum günlerimin tarihleri yazıyordu. Birini açtım. "Sevgili Figen, bugün otuz yaşına girdin. Acaba mutlu musun? Umarım seni gerçekten seven biriyle karşılaşmışsındır." Başka bir mektup kırkıncı yaş günümde yazılmıştı. "Bugün oğlum ilk kez âşık olduğunu söyledi. Ona sevdiği kadına duygularını zamanında anlatmasını öğütledim. Keşke aynı cesareti ben de gösterebilseydim." Son mektubun üzerinde ise altmışıncı doğum günümün tarihi vardı. Zarfı açtım. "Figen'im, sana verdiğim sözü unutmadım. Eğer hâlâ yalnızsan ve kader bana biraz daha zaman tanırsa seni bu evin bahçesinde bekleyeceğim." Mektubu göğsüme bastırarak ağladım. O anda bir karar verdim. Hastaneye döndüğümde Turgay'ın yanına oturdum. "Seninle evlenmek istiyorum." Şaşkınlıkla yüzüme baktı. "Figen, ben..." "Sus! Kırk bir yıl bekledim. Bir gün daha beklemeyeceğim." Üç gün sonra hastane bahçesinde küçük bir nikâh töreni düzenledik. Oğuz şahidimiz oldu. Turgay tekerlekli sandalyesindeydi. Ben ise annemin yıllarca sandığında sakladığı eski bir elbiseyi giymiştim. Parmağıma kırk bir yıl önce aldığı yüzüğü takarken elleri titriyordu. "Geç kaldım," diye fısıldadı. Başımı salladım. "Hayır. Sonunda geldin." Ancak hikâyemiz orada bitmedi. Nikâhımızdan iki hafta sonra Turgay'ın sağlık durumu biraz düzeldi. Doktorların izniyle onu yıllar önce satın aldığı küçük eve götürdük. Bahçedeki dut ağacının altında otururken başını omzuma yasladı. "Figen, bana kızgın mısın?" "Neden?" "Kaybettiğimiz kırk bir yıl için." Bir süre düşündüm. "Eskiden olsaydım kızgın olurdum. Ama artık değilim." "Neden?" "Çünkü geçmişe kızarak kalan zamanımızı da kaybetmek istemiyorum." Turgay elimi öptü. O yaz birlikte tam kırk bir mektup yazdık. Her biri yaşayamadığımız yıllardan birine aitti. Bazılarında hayalimizdeki yolculukları anlattık, bazılarında birbirimize soramadığımız soruları cevapladık. Sonbaharın ilk günlerinde Turgay hayatını kaybetti. Cenazesinden sonra Oğuz, babasının bana bıraktığı son mektubu getirdi. "Figen'im, bir zamanlar altmış yaşına geldiğimizde birbirimizi bulacağımıza söz vermiştik. Ben yıllarca o sözün peşinden gittim. Ama sonunda anladım ki önemli olan birlikte kaç yıl geçirdiğimiz değil, birbirimizin hayatına ne kadar sevgi sığdırdığımızmış." Mektubun son satırında ise şu sözler yazıyordu: "Sana kırk bir yıl geç kaldım. Ama ömrümün en güzel günlerini seninle yaşadım." Bugün hâlâ o küçük evde yaşıyorum. Her sabah dut ağacının altındaki iki sandalyeden birine oturuyor, diğerine Turgay'ın fotoğrafını koyuyorum. Oğuz ve çocukları sık sık beni ziyarete geliyor. Artık onların da ailesinden biriyim. Bazen insanlar altmış yaşında evlenip birkaç ay sonra dul kalmanın büyük bir talihsizlik olduğunu söylüyor. Onlara hep aynı cevabı veriyorum: "Ben kırk bir yıl boyunca yaşayamadığım bir aşkın yasını tuttum. Sonra o aşk geri döndü ve bana yeniden yaşamayı öğretti." Çünkü gerçek sevgi, insanın hayatında kaç yıl kaldığıyla ölçülmez. Bazen bütün bir ömrün anlamı, sevdiğiniz insanın elini son kez tutarken birbirinize söyleyebildiğiniz iki kelimede saklıdır: "İyi ki..."O akşam güneş dut ağacının dallarının arasından yavaşça çekilirken, Turgay'ın fotoğrafını karşımdaki sandalyeye koydum. Elimi masanın üzerine bıraktım. Bir an, sanki yıllar önceki o genç kızın eliymiş gibi hissettim. On dokuz yaşındaki Figen... Turgay'ı bekleyen, bir mektubun iki cümlesiyle hayatının bittiğine inanan o genç kız... Keşke ona ulaşabilseydim. Keşke kulağına sadece bir cümle fısıldayabilseydim: "Bekle... Hikâyeniz henüz bitmedi." Ama artık biliyordum ki hayat bazen insanın elinden yıllarını alıyor, sonra hiç beklemediği bir anda kaybettiğini geri veriyordu. Turgay bana kırk bir yıl sonra geri dönmüştü. Belki çok geç... Belki çok kısa... Ama gerçekti. O gece son kez onun mektuplarından birini açtım. Tarihi, ölümünden birkaç gün önceydi. "Figen'im, Eğer bir gün bu mektubu okurken yanında olmayacaksam, sakın hayatını benim yokluğuma göre yaşama. Perdeyi aç. Bahçeye çık. Dut ağacının altındaki sandalyeye otur. Güneşe bak. Çünkü ben seni ilk sevdiğim gün ne gördüysem, sen hâlâ osun. Ve unutma... Bazı insanlar hayatımıza bir ömür kalmak için girmez. Bize sevmenin ne demek olduğunu öğretmek için girer. Ben sana kırk bir yıl geç kaldım. Ama sen bana ömrümün son günlerinde yeniden genç olmayı öğrettin. İyi ki geldin. İyi ki beni affettin. İyi ki son kez elimi tuttun. Seni hep sevdim. Turgay." Mektubu göğsüme bastırdım. Gözlerimden yaşlar süzülürken yıllardır ilk kez ağlamıyordum. Bu kez gözyaşlarım acıdan değildi. Şükrandı. Başımı kaldırıp karşımdaki boş sandalyeye baktım. Gülümsedim. "İyi ki..." dedim sessizce. Sonra ikinci sandalyeye oturdum. Ve hayatımda ilk kez geçmişe bakmadan, önümde kalan günlere baktım. Çünkü artık biliyordum: Bazı aşklar yarım kalmaz. Sadece zamanı gelir de yeniden yazılacağı günü bekler. Bizim hikâyemiz de kırk bir yıl boyunca bekledi. Ve sonunda bana şunu öğretti: **İnsan sevdiğine söylemek istediği güzel sözleri yarına bırakmamalı. Çünkü bazen bir mektup kırk bir yıl gecikebilir ama bir kalp, beklediği cevabı yalnızca bir kez duyabilir.** O gece Turgay'ın fotoğrafını yanıma koydum ve fısıldadım: "İyi ki geldin." Bahçede hafif bir rüzgâr esti. Dut ağacının yaprakları hışırdadı. Ben de gözlerimi kapatıp gülümsedim. Sanki kırk bir yıl önceki o genç adam kulağıma eğilmiş ve sonunda o iki kelimeyi söylemişti: "Ben de..."