4 YIL YURT DIŞINDA ÇALIŞTIKTAN SONRA EVE DÖNDÜM

“Dört yıldır her şeye siz karar verdiniz. Şimdi sıra bende.”Bu cümleyi söylediğim anda annemin yüzündeki ifade değişti. Az önce hâlâ bana açıklama yapabileceğini, birkaç bahane sıralayıp beni yeniden kandırabileceğini düşünüyordu. Ama telefonumun ekranında duran banka dökümlerini görünce bunun artık mümkün olmadığını anlamıştı. Şebnem dudaklarını ısırdı. “Abi, sen yanlış anlıyorsun…” Başımı ona çevirdim. “Dört yıl boyunca yanlış anladım zaten.” Sesimi yükseltmedim. Belki de onları en çok korkutan buydu. Çünkü bağırmıyordum. Sadece artık her şeyi biliyordum. Yelda hâlâ yanımda duruyordu. Omuzları titriyordu. Elini tuttuğumda parmaklarının buz gibi olduğunu fark ettim. “Üstünü değiştir,” dedim ona. “Hastaneye gidiyoruz.” Annem hemen araya girdi.“Şimdi mi? Bu saatte ne hastanesi?” Ona baktım. “On bir ay boyunca gitmesi gereken hastaneye.” Nadire sustu. Şebnem ise gözlerini kaçırdı. Yelda birkaç saniye bana baktıktan sonra fısıldadı: “Dosyalarım depoda.” Bu cümleyi duyduğumda içimde yeniden bir şey koptu. Karımın sağlık dosyaları bile evin içinde değildi. Depodaydı. Ben valizimi bıraktım, Yelda’nın koluna girdim ve birlikte arka tarafa yürüdük. Depo kapısını açtığımda gördüğüm manzarayı hayatım boyunca unutamayacağımı biliyordum. Daracık bir yatak. Eski bir battaniye. Bir plastik sandalye. Yarım şişe su. Ve köşede üst üste yığılmış hastane evrakları. Yelda dosyaları alırken yerde küçük bir poşet dikkatimi çekti. İçinden bazı reçeteler çıktı. Reçetelerin üzerinde ilaç isimleri ve tarihler vardı. Birçoğu aylar önce yazılmıştı. Ama ilaçlar alınmamıştı. “Bunları neden almadın?” Yelda cevap vermedi. Sadece gözlerini yere indirdi. Cevabı zaten biliyordum. Parası yoktu. Daha doğrusu, benim gönderdiğim para ona verilmemişti. O gece Yelda’yı özel bir hastaneye götürdüm. Doktorlar onu hemen yatırdı. Kan değerleri çok düşüktü. Tedavisi ciddi şekilde aksatılmıştı. Doktor, hastalığın kontrol altına alınmasının hâlâ mümkün olabileceğini söyledi ama zaman kaybedilmişti. “Ne kadar?” diye sordum. Doktor gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı. “En az altı ay.” Altı ay. Karımın belki de hayatını değiştirecek altı ay, annemin yeni arabası ve kız kardeşimin pahalı kıyafetleri uğruna kaybedilmişti. Hastane odasında Yelda uykuya daldığında telefonumu açtım. Kanada’dan dönmeden önce topladığım belgeleri yeniden inceledim. Aslında eve erken dönmemin sebebi sadece şirketten aldığım toplu ödeme değildi. Üç hafta önce banka beni aramıştı. Türkiye’deki hesabımdan alışılmadık miktarlarda para çekildiğini söylemişlerdi. İlk başta annemin ev için büyük bir masraf yaptığını düşündüm. Sonra dökümleri istedim. Ve garip bir şey fark ettim. Gönderdiğim paranın bir kısmı düzenli olarak başka bir hesaba aktarılıyordu. Hesap sahibinin adı: Şebnem Karaca. Kız kardeşim. Ama asıl şüpheli olan başka bir şeydi. Şebnem’in hesabından para birkaç gün sonra üçüncü bir hesaba geçiyordu. O hesabın sahibini tanımıyordum. Orhan Keskin. Ertesi sabah Şebnem’i aradım. “Orhan kim?” Telefondaki sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra kapattı. İşte o anda bunun sadece aile içindeki bir para meselesi olmadığını anladım.Doğrudan bankaya gittim. Avukat tuttum. Yetki belgelerimi yeniledim. Ve gönderdiğim paranın artık annemin hesabına aktarılmaması için bütün otomatik talimatları iptal ettim. Ardından eve döndüm. İki gün sonra annemle Şebnem hastaneye geldiler.