Bayram sabahı gelinim kapıyı yüzüme kapattı

Leman mahcup bir ifadeyle konuştu. “Fotoğrafları ben paylaşmadım. Sabah mahalledeki dayanışma grubunda gördüm. Senin adresini tanıyınca hemen geldim.” Tam o sırada Sinan bahçeye girdi. Ceylan da arkasındaydı. İki torunum arabada kalmıştı. “Anne, ev yıkılacak mı? Neden bize söylemedin?” Soruyu duyunca kahverengi dosyayı göğsüme bastırdım. “İçeri geçin,” dedim. “Herkes aynı anda konuşursa kimse gerçeği öğrenemez.” Salonda oturacak yer kalmadı. Sinan ayakta duruyordu. Ceylan ise gözlerini benden kaçırıyordu. Masaya önce yapı incelemesine ilişkin mühendis raporunu koydum. Evin bahçe tarafındaki eski istinat duvarında ciddi bozulmalar vardı. Yağışlı havalarda risk oluşturabileceği belirtilmişti. Evin ana taşıyıcı sisteminin durumu içinse ayrıca kapsamlı değerlendirme önerilmişti. Belediyeye yaptığım başvuru üzerine duvarla ilgili güvenlik önlemlerinin inceleneceği bildirilmişti. Henüz verilmiş bir yıkım kararı yoktu. “Yani bu evde kalman tehlikeli olabilir,” dedi Nihat. “Özellikle arka bahçede durmamam gerekiyor. Ustalarla da görüştüm. Ama mesele yalnızca duvar değil.” Dosyadan başka bir kâğıt çıkardım. Bu, mahalledeki kadın dayanışma derneğine hazırladığım atölye önerisiydi. Yıllardır boş duran eski terzi dükkânımı yeniden açmak istiyordum. Yalnız yaşayan kadınlara temel dikiş eğitimi verecek, isteyenlerin küçük siparişler alarak gelir elde etmesine yardımcı olacaktım. Leman dosyaya bakıp gülümsedi. “Ben de tam bunun için geldim. Gülay bana ulaşmış. Dün yönetimle görüşmüşler. Yer ve bütçe değerlendirmesini başlatmışlar.” Sinan şaşkınlıkla sordu: “Sen yeniden çalışmak mı istiyorsun?” “Çalışmak zorunda olduğum için değil, yapmak istediğim için.” Ceylan ilk kez başını kaldırdı. “Peki bütün bunların bizimle ne ilgisi var?” Ona baktım. İçimdeki kırgınlık henüz dinmemişti ama bağırmak istemiyordum. “Seninle doğrudan ilgisi yok. Benim hayatımla ilgisi var. Yalnız yaşadığım için bütün gün oturup sizden haber beklemem gerektiğini düşünüyordum. Artık öyle düşünmüyorum.” Salona ağır bir sessizlik çöktü. Sinan dosyayı karıştırırken bir sayfanın üzerinde durdu. “Anne, burada geçici konaklama planından söz etmişsin.” “Duvar için gerekli çalışma yapılana ve evin güvenliği netleşene kadar Leman'ın yönlendirdiği, ilçedeki yaşlılara yönelik konukevinde kalma imkânını araştırıyorum. Henüz kesinleşmiş değil. Gerekirse kısa süreli kiralık bir yere de geçebilirim.” “Bizim yanımıza gelirsin,” dedi oğlum hemen. Ceylan'ın yüzündeki ifadeyi gördüm. Birkaç saat önce beni kapıdan çevirmişti. Şimdi herkesin önünde ne söyleyeceğini bilemiyordu. “Hayır, Sinan,” dedim. “Beni istemeyen bir evin kapısını bir daha zorlamayacağım.” Oğlum gözlerini eşine çevirdi. “Ne demek istemeyen?” Ceylan dudaklarını ısırdı. “Sabah biraz tartıştık. Büyütülecek bir şey yok.” “Sabah kapıyı yüzüme kapattı,” dedim sakince. “Üstelik çocuklara geldiğimi bile söylemedi.” Sinan'ın yüzü kızardı. “Ceylan, bunu gerçekten yaptın mı?” “Evet, yaptım!” dedi gelinim birden. “Çünkü artık hiçbir şeye yetişemiyorum. Ev, çocuklar, iş... Herkes benden bir şey bekliyor. Bayram sabahı da misafir ağırlamak istemedim.” “Ben misafirlik istemedim,” diye karşılık verdim. “Kapıda bayramlaşmak istedim. Bana uygun olmadığını söyleseydin dönerdim. Ama torunuma yanlış duydun demen başka bir şeydi.” Ceylan cevap vermedi. Başını eğdi. O sırada Leman araya girdi. “Bence burada herkes biraz konuşmalı. Ama önce şu fotoğrafların nasıl yayıldığını anlamamız gerek.” Gerçekten de bu konu aklımı kurcalıyordu. Fotoğrafları belediyeye teslim etmiş, bir de Gülay'a göndermiştim. İkisi de paylaşımı kendilerinin yapmadığını söylüyordu. Nihat ekran görüntüsündeki hesabı gösterdi. Paylaşım mahalledeki bir duyuru sayfasından yapılmıştı. Sayfanın yöneticisine mesaj gönderdi. Kısa süre sonra cevap geldi: Fotoğrafları, kendisini komşumuz olarak tanıtan biri yollamıştı. İsmini duyunca şaşırmadım. Arka sokakta yaşayan Kısmet'ti. Kısmet'in kötü niyetli olduğunu sanmıyordum. Geçen hafta duvarın durumunu görmüş, bana yardım gerekip gerekmediğini sormuştu. Fotoğrafları belediyeye gönderdiğimi anlatırken telefonumdan göstermiştim. Meğer kendi telefonuyla ekranın fotoğrafını çekmiş. Nihat onu aradığında Kısmet hemen özür diledi. “Ben bayramda herkes yardımcı olur diye düşündüm. Kâmile ablanın haberi olmadığını bilmiyordum,” dedi. “Kimsenin benim iznim olmadan evimin fotoğraflarını paylaşmasını istemiyorum,” dedim. “Hele yardım bekliyormuşum gibi göstermelerini hiç istemiyorum.” Kısmet sayfa yöneticisiyle konuşup paylaşımın kaldırılmasını sağladı. Yardım etmek isterken özel hayatımı bütün mahalleye duyurmasının doğru olmadığını kabul etti. Böylece sabahki büyük telaşın nedeni açıklığa kavuştu. Ancak ailemin yıllardır görmezden geldiği başka bir mesele hâlâ ortadaydı. Herkes dağılmaya hazırlanırken Sinan'ı mutfağa çağırdım. “Oğlum, sana bir şey soracağım. Bana dürüst cevap ver.” “Tabii anne.” “Ben senin hayatında yalnızca ihtiyaç duyduğunda hatırladığın biri miyim?” Sinan sandalyesine oturdu. Gözlerini yere indirdi. “Öyle değil.” “Peki neden iki yıldır hiçbir bayramda eskisi gibi bir araya gelemedik? Neden torunlarıma kendi evimde yemek yedirmek için bile senden izin bekler oldum?” Uzun süre sustu. Sonunda, “Evde sorun çıkmasın diye hep erteledim,” dedi. “Beni erteledin yani.” Başını kaldırdı. Gözleri dolmuştu. “Haklısın anne. Ceylan yorulduğunda onu anlamaya çalıştım. Ama senin ne hissettiğini hiç sormadım.” Ona uzanıp elini tuttum. “Eşini anlamak yanlış değil. Yanlış olan, aranızdaki huzuru benim sessizliğime bağlamak.” Sinan o gün ilk kez kendisini savunmaya çalışmadı. Öğleden sonra torunlarım bahçenin güvenli tarafındaki kapıdan içeri girdiler. Büyük torunum sekiz yaşındaki İpek, boynuma sarıldı. Küçük kardeşi beş yaşındaki Atlas ise elindeki oyuncak arabayı gösterdi. “Babaanne, sen sabah gelmişsin. Annem neden söylemedi?” Çocukların yanında Ceylan'ı suçlamak istemedim. “Sabah işler biraz karıştı yavrum. Ama şimdi buradayız,” dedim. Ceylan kapının yanında durmuş bizi izliyordu. Bir süre sonra yanıma yaklaşıp alçak sesle konuştu. “Size yaptığım şey yanlıştı. Çocukların önünde bunu düzeltmek istiyorum. Ama beni hemen affetmenizi de beklemiyorum.” Sözlerindeki çekingenliği fark ettim. İlk defa kendisini haklı çıkarmaya çalışmıyordu. “Benim istediğim de hemen her şeyin eskisi gibi olması değil,” dedim. “Birbirimize saygılı davranmayı yeniden öğrenmemiz.” Bayramın kalan saatlerini kalabalık bir sofrada geçirdik. Afife börek getirmişti, Nihat çay demledi. Çocuklar hediyelerini açarken salonda neşeli sesler yükseldi. Ama bu kez sofrayı herkese yetişmek için kendimi tüketerek kurmamıştım. Herkes bir ucundan tutmuştu. Ertesi hafta mühendisle yeniden görüştüm. Gerekli incelemeler tamamlanıncaya kadar evin riskli kısmını kullanmamam ve geçici olarak başka yerde kalmam uygun görüldü. Nihat'ın yardımıyla yakın mahallede küçük, eşyalı bir daire kiraladım. Onarım için ustalardan ayrıntılı teklifler aldım ve işi aceleye getirmedim. Sinan masraflara katkıda bulunmayı teklif etti. İmkânı ölçüsünde destek olabileceğini söyledim ama kararları ben verecektim. Bunu kabul etti. Bir ay sonra Gülay'ın desteğiyle derneğin dikiş atölyesi için sınırlı süreli bir deneme programı başlattık. Eski dükkânımı temizlettim, makineleri bakımdan geçirdim. İlk gün sekiz kadın geldi. Kimi yıllardır ev dışında çalışmamıştı, kimi çocuklarının okul saatlerinde yeni bir beceri öğrenmek istiyordu. Kimseye kısa sürede büyük para kazanacağını vadetmedim. Önce sağlam dikişi, ölçü almayı ve emeklerinin karşılığını hesaplamayı öğrettim. Üç ay sonra ilk küçük siparişimizi aldık. Mahalledeki bir anaokulu için kumaş kitap kılıfları diktik. Kazanç büyük değildi ama kadınların kendi emekleriyle hazırladığı ürünleri teslim ederken duyduğu sevinç paha biçilemezdi. Sinan artık çocuklarıyla birlikte düzenli uğruyordu. Ceylan da birkaç kez geldi. Atölyenin sipariş kayıtlarını düzenlememe yardım etti. Aramızdaki güven tek bir özürle geri dönmedi; küçük, tutarlı davranışlarla yavaş yavaş güçlendi. Bir sonraki bayram yaklaşırken Sinan telefon etti. “Anne, bu kez kahvaltıyı senin istediğin yerde yapalım. Biz hazırlıkları üstleniriz.” Gülümsedim. “Dükkânın arkasındaki küçük avluda yapalım. Hepimiz bir şeyler getiririz.” Bayram sabahı avluya girdiğimde İpek'le Atlas masaya çiçek yerleştiriyordu. Ceylan elindeki çaydanlığı dikkatle taşıyor, Sinan sandalyeleri düzenliyordu. İpek beni görünce koşarak sarıldı. “Babaanne, bu bayram kapıyı sana ben açacağım!” Hepimiz güldük. Bir yıl önce aynı bayram sabahında bir kapı yüzüme kapanmıştı. O gün kendimi ailemin hayatından silinmiş hissetmiştim. Oysa sonrasında öğrendiğim şey, bir insanın değerinin başkalarının onu ne kadar sık aradığıyla ölçülmediğiydi. Ben yine anneydim, yine babaanneydim. Ama yalnızca bunlardan ibaret değildim. Kendi kararlarım, emeğim, dostluklarım ve yeniden kurduğum bir hayatım vardı. O sabah çayımı içerken avludaki herkese baktım. Kimse kusursuz değildi. Yine anlaşmazlık yaşayabilirdik. Fakat artık birbirimizin sınırlarını ve duygularını konuşmaktan kaçmıyorduk. İpek elimi tutup sofraya götürdü. Boş duran sandalyeyi göstererek, “Burası senin yerin babaanne,” dedi. Ona sarıldım ve gülümseyerek cevap verdim: “Benim yerim yalnızca bu sandalyede değil yavrum. Sevildiğim, saygı gördüğüm ve kendim olabildiğim her yerde.”
Copyright © 2015. All Rights Reserved.