Bekar bir anne gece uçuşunda yorgunluktan uyuyakaldı

Bekar bir anne gece uçuşunda yorgunluktan uyuyakaldı; bebeğinin bir yabancının omzunda huzurla uyuduğunu bile fark etmedi. Ama uyandığında, o adamın kendisi uyurken yaptıklarını görünce kelimeler boğazında düğümlendi. — Eğer şu bebeği susturamıyorsanız, bu uçağa hiç binmemeliydiniz. Bu söz, karanlık kabinde tokat gibi yankılandı. Elif Yılmaz, bebeğini göğsüne daha sıkı bastırdı ve herkesin gözlerinin üzerine çevrildiğini hissetti. Sanki kızının ağlamasını o seçmişti. Sanki yorgunluğu, korkusu ve utancı zaten yeterince ağır değilmiş gibi. İstanbul’dan Chicago’ya giden gece uçuşu tamamen doluydu. Tatilden dönen aileler, uyumaya çalışan iş insanları, kulaklıklarıyla kendi dünyalarına çekilmiş öğrenciler ve minik Zeynep her ağladığında rahatsız bakışlar atan yolcular vardı. Altı aylık Zeynep, defalarca yıkanmaktan rengi solmuş sarı battaniyesine sarılmıştı. Battaniye ucuz sabun ve ev kokuyordu. Elif onu hafifçe sallayarak kulağına fısıldıyordu: — Tamam meleğim… geçti artık… annen burada. Ama geçmiyordu. Motorun uğultusu, kulaklarındaki basınç, loş kabin ve yabancı yüzler Zeynep’i durdurulamayan bir ağlama krizine sokmuştu. Elif’in kolları uyuşmuş, sırtı ağrımış, gözleri yanıyordu. Yaklaşık otuz altı saattir doğru dürüst uyumamıştı. Bir gün önce İstanbul’un Fatih semtindeki küçük bir esnaf lokantasında çift vardiya çalışmıştı. Kahvaltı servis etmiş, bulaşık yıkamış, tezgâh temizlemiş ve maaşını alır almaz koşarak çıkmıştı. O parayla ancak en ucuz uçak biletini tamamlayabilmişti. Tatile gitmiyordu. Ağabeyi Emre’nin düğününe gidiyordu. Ailesi yıllardır onu yargılıyordu. Evlenmeden çocuk sahibi olduğu için, Zeynep’in babasının hamileliği sırasında ortadan kaybolduğu için, tek başına yaşamayı seçtiği için… Annesi Nermin Hanım telefonda ona şöyle demişti: — Gelmek istiyorsan gel Elif ama sakın olay çıkarma. Bu Emre’nin düğünü, senin sorunlarının yeri değil. Yine de bileti almıştı. Çünkü Emre bir zamanlar farklıydı. Akşam sofralarında son simidi onunla paylaşan, çocukken onu koruyan, “Seni asla yalnız bırakmam,” diyen ağabeyiydi. Elif, o eski Emre’den hâlâ bir parça kaldığına inanmak istiyordu. Zeynep yeniden daha yüksek sesle ağladı. Bir kabin görevlisi gergin bir tebessümle yaklaştı. — Hanımefendi, bebeğinizi sakinleştirmek için yapabileceğimiz bir şey var mı? Bazı yolcular dinlenmeye çalışıyor. Elif yutkundu. — Deniyorum. Kulakları rahatsız oldu sanırım. İlk uçuşu. Arka sıradan bir adam homurdandı: — Biraz da başkalarını düşünmelisiniz. Elif gözlerini yere indirdi. Küçülüp yok olmak istedi. Çantasından biberonu çıkarmaya çalışırken kapağı yere düştü. Eğildiği anda Zeynep daha da yüksek sesle ağlamaya başladı. Koridorun karşısındaki bir kadın başını salladı. — İnsan önce hayatını düzene koyar, sonra çocuk yapar. Elif donup kaldı. Karşılık vermeyi, ağlamayı ya da özür dilemeyi bilmiyordu. Hayatı boyunca özür dilemişti zaten. Fakir olduğu için. Bekar anne olduğu için. Bir kocası olmadığı için. Her şeye yetişemediği için. Tam o sırada telefonu titredi. Mesaj annesindendi. “Elif, Emre diyor ki bebek tören boyunca ağlayacaksa salona girme. Rezil olmak istemiyoruz.” Elif mesajı üç kez okudu. İçinde bir şeylerin kırıldığını hissetti. Yol boyunca biriktirdiği parayı harcamış, bebeğini otobüslerde, metroda, havaalanlarında taşımıştı. Ve şimdi kendi ailesi ona yük olduğunu söylüyordu. Zeynep hâlâ ağlıyordu. Elif ayağa kalkmaya hazırlanıyordu. Belki uçağın daracık tuvaletine sığınır, bebeği sakinleşene kadar orada beklerdi. Tam o sırada yanındaki adam ilk kez konuştu. — İzin verirseniz bir şey denemek isterim. Elif başını çevirdi. Adam otuzlu yaşlarının ortalarında görünüyordu. Buğday tenliydi. Koyu renk saçları özenle taranmıştı. Lacivert bir ceket ve sade ama kaliteli bir gömlek giymişti. Yüzünde yargılayıcı olmayan garip bir sakinlik vardı. — Siz mi? — diye sordu Elif, tereddütle.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.