DOĞUM SIRASINDA BEBEĞİMİ KAYBETTİĞİMİ SÖYLEDİLER
"Çok korktum," dedi. Ona hayatım boyunca unutamayacağı bir cevap verdim. "Ben de korktum, Barlas. Ama sen kızımızı değil, kendini kurtarmayı seçtin." Telefonumu çıkarıp annemi aradım. Ardından polisi arayarak bildiklerimi anlattım. Barlas beni durdurmaya çalışmadı. Ertesi sabah polislerle birlikte hastaneye gittik. Güvenlik kameralarının kayıtları incelendiğinde Feray'ın bir hemşireyle birlikte hastaneden ayrıldığı ortaya çıktı. Ancak Feray'ın evine gidildiğinde kimse bulunamadı. Kadın ortadan kaybolmuştu. Üç gün boyunca neredeyse hiç uyumadım. Polislerden gelecek en küçük haberi bekliyordum. Doruk ise oyuncak tavşanı kucağından bırakmıyordu. Dördüncü gün telefonum çaldı. Arayan tanımadığım bir kadındı. "Ben Feray'ın komşusuyum. Haberlerde sizi gördüm. Sanırım bebeğinizin nerede olduğunu biliyorum." Kadının verdiği adres, şehir dışında eski bir çiftlik evine aitti. Hemen polisi aradım. Yaklaşık iki saat sonra çiftlik evinin önündeydik. Polisler içeri girerken ben arabada bekliyordum. Hayatımın en uzun dakikalarıydı. Sonunda evden bir polis çıktı. Kucağında battaniyeye sarılmış küçücük bir bebek vardı. Ağlamaya başladım. Kızımı bulmuşlardı! Ancak tam o sırada Feray da evden çıkarıldı. Beni görünce başını eğdi. "Ben sadece anne olmak istemiştim." Ona yaklaşıp gözlerinin içine baktım. "Sen anne olmak istemedin, Feray. Başka bir annenin çocuğunu elinden aldın." Kızım hastaneye götürüldü. Kimlik ve sağlık kontrollerinin ardından yapılan DNA testi, onun gerçekten benim bebeğim olduğunu doğruladı. Barlas ve Feray hakkında soruşturma başlatıldı. Kocamın benimle yeniden konuşma isteğini kabul etmedim. Yıllarca aynı yastığa baş koyduğum adamın, hayatımın en zor anında bana nasıl ihanet ettiğini unutamazdım. Bir hafta sonra kızımı kucağımda tutarak eve döndüm. Doruk bizi kapıda karşıladı. Elindeki para kavanozunu bana uzattı. "Anne, artık buna ihtiyacımız yok, değil mi?" Gözyaşlarımı tutamadım. "Yok, yavrum. Kardeşin artık bizimle." Doruk koşarak odasına gitti. Birkaç saniye sonra aylardır sakladığı oyuncak tavşanla geri döndü. Tavşanı kız kardeşinin yanına bıraktı. "Ben sana geleceğime söz vermiştim," diye fısıldadı. O an kızımın adını ne koyacağımı anladım. Umut. Çünkü oğlum, herkesin kaybettiğimize inandığı bir bebeği aramaktan asla vazgeçmemişti. Aylar sonra Doruk'un para kavanozunu çalışma masasında gördüğümde içinde küçük bir kâğıt buldum. Üzerinde çocukça harflerle şunlar yazıyordu: "Annem ağlamasın diye kardeşimi geri alacağım." O kâğıdı hayatım boyunca sakladım. Bugün kızım büyürken ona bazen doğumundan sonraki günleri anlatıyorum. Fakat hikâyenin merkezine babasının ihanetini değil, ağabeyinin cesaretini koyuyorum. Çünkü çocuklarımıza yalnızca başkalarının yaptığı kötülükleri değil, iyiliğin ne kadar güçlü olabileceğini de öğretmemiz gerekiyor. Oğlum, kız kardeşini geri getirmek için para biriktirmişti. Oysa onu kurtaran şey kavanozundaki paralar değil, korkmasına rağmen gerçeği söyleyecek cesareti bulmasıydı. Ve ben o gün anladım ki bazen insanın hayatını kurtaran kahraman, henüz ayakkabılarının bağcıklarını bile tek başına bağlayamayan sekiz yaşındaki bir çocuktur.